Cennette VIP rezervasyon var mı?
DENİZ Baykal, AK Parti’ye karşı açılan kapatma davasının delillerinden biri olarak gösterilen “Kutlu Doğum Haftası” etkinliğinde söz alarak klas bir çıkış yaptı. Geçtiğimiz haftanın hayhuyu içinde bile bu katılım epey ses getirdi. Zira milliyetçi geçmişi olan muhafazakâr Türkler için “demokratik açılım” ne ise “peygamber, peygamberimiz...” açılımı da Baykal için öyle bir şey.
Baykal müthiş bir hatip. Hem belagat sahibi, hem de bir tevriye sanatı mütehassısı. Hem puan topladı, hem de manevi içerikli bir konuşma yapıyor gibi görünürken, aslında epey siyasi bir konuşma yaptı. Hz. Muhammed’i övüyor gibi yaparken aslında kendi tarz-ı siyasetini övdü, “İslam’ın algılanmasındaki yanlışlıklar”dan bahsediyor gibi görünürken aslında AK Parti’yi eleştirdi
“Kuran’ın ve İslamiyet’in siyasetle ilişkisi konusunda yanlışlıklara karşı hepimizin duyarlı olmasına ihtiyaç vardır. Şûra, adalet ve işlerin ehillerine verilmesi temel değerlerdir. Ama bunların hiçbiri siyasetin tekelinde değildir ve her zaman gözetilmesi gereken unsurlardır. İstişare şarttır. İster Meclis’te, ister kendi partinde yaparsın. İşi ehline vereceksin. Benim dostumdur, akrabamdır diye iş vermeyeceksin. Ve adaleti de gözeteceksin” dedi misal.
Hükümet partisine, “Parti içi demokrasin yok, yeterince istişare etmiyorsun ve sürekli kadrolaşıyorsun” demenin bundan daha dinsel bir kıvamı olabilir mi bilemiyorum.
Demek ki neymiş?
Din allem eder kallem eder, siyasetin içine girermiş! Bu da son derece doğal. Çünkü siyaset hayatla ilgili, ve hayatın içinde olan her şey siyaset tarafından kapsanmak zorunda. Eh, bu topraklarda hayatın içinde bolca din var, dinden değilse bile dindar olgusundan kaynaklanan bir dizi mesele var. Öyle olunca nereye kadar dini siyasetten uzak tutacaksın? Baykal’ın çarşaf açılımı da, başörtüsüyle ilgili yasa değişikliğinin söz konusu olduğu dönemde, Meclis’- te İmam-ı Azam Ebu Hanife’den alıntı yapma gereği duyması da, Kutlu Doğum Haftası’nda konuşma yapma gereği duyması da, hepsi hepsi bu gerçeğin bir izdüşümü.
Baykal’ın bu konuşmada sarf ettiği,
“Cennette hiçbir cemaatin toplu rezervasyon yapma imkânı yoktur” cümlesi üzerinde ayrıca durulması gerektiğini düşünüyorum.
Cümle hem havalı, hem doğru, zaten kim tersini iddia edebilir, bilmiyorum. Cennette toplu rezervasyon imkânı yok, ama bu bir gerçek diye, tersi geçerli olacak diye bir şey de yok. Çünkü cennette VIP rezervasyon imkânı da yok. Ahirette “Hamili kart yakınımdır” türü ilişkiler hiçbir işe yaramayacak. Ama “Benim kalbim temizdi, o yüzden dinden uzak durdum” şeklinde zuhur eden “sonuna kadar bireysel takılma” tavrının da itibar görmeyeceğini herhalde tahmin edebiliriz. Zira hiçbir din, kendisini “Ben dini böyle yorumluyorum”, “Dini nasıl anlarsam öyle yaşarım” söylemlerinin sübjektivitesine ve belirsizliğine terk etmez.
Her din ortaya “belirli” bir perspektif koyar, o perspektifin olgu, olay ve edimlere uyarlanışında görüş farklılıkları ortaya çıkar.Fakat asgari ortak paydalar, birbirine benzeyen pratikler önemini koruyacağından, bu durum benzer pratikler içinde olanları birbirine yaklaştırır. Cemaat, birbirine yakınlaşmış insan topluluğundan daha fazla bir şey değildir. Ve bu insanların cennete girebilmek için cemaate girdiklerini ima ettiğinizde, cemaatlerin dünyevi karşılığını ıskalarsanız. İnsanlar “cenneti garantileyelim” mantığıyla değil, bilakis dünyada olmanın sıkletiyle ilgili nedenlerden ötürü, dini yaşam tarzını kaybetmeden çağdaş dünyaya ayak uydurabilmeyi başarmak için “cemaat” haline gelirler. Bu arzunun bir yanı seküler dünyaya bakar, zaten kıyamet de o cihette kopuyor.
İşin ilginç yanı, bunu en iyi bilen de Baykal’dır. Anlaşılan kutlu doğum havasına girmiş, cemaat eleştirisini yanlış yerinden tutmuş, “Siz cennetle ilgilenin, bu kadar seküler olmayın, demokrasidir, yargıdır, bunlar dünya işleri, size uymaz” dese, kendi kaygıları açısından daha isabetli bir eleştiri yapmış olurdu.
nbengisu@htgazete.com.tr