Acımadı ki!
BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan'ın "Rektörler Buluşması", toplantı vesilesiyle yürüyüş yapıp basın bildirilerini okumak isteyen öğrencilerin tekme tokat, biber gazı ve tazyikli su ile "dağıtılmalarına" sahne oldu. Pankartları gördük; hiçbirinde küfür ya da hakaret yoktu. Solun çeşitli fraksiyonlarına mensup öğrenciler, sisteme yönelik eleştirilerini ve hükümete yönelik taleplerini, sloganlar aracılığıyla insanlara iletmek istiyordu, o kadar... "Şimdilik" o kadardı en azından.
Emperyalizmi, kapitalizmi, neo-liberalizmi, YÖK'ü istemiyorlardı, direneceğiz diyorlardı, hepsi bu. Bıraksaydınız, hükümet aleyhine iki-üç slogan atacaklar, devletin eğitimi parasız vermesi gerektiğini ileri sürecekler, hatta barınma ve yol masraflarında kolaylık sağlanması gerektiğini söyleyecekler, üniversitelerde bilimselliği temel alan eğitim verilmesi gerektiğini, gençler için tasarlanmış mekânların yönetiminde gençlerin de söz sahibi olması gerektiğini ifade edeceklerdi.
Bu talepler hiç rasyonel olmayabilir. Ama bunları istemenin bile yasak olduğu bir düzen inşa etmek ya da etmiş görüntüsü vermek; böyle bir görüntüden mahcup olmamak tekinsiz bir şey. Siz eğitimi tamamen özelleştirmek, özerkleştirmek; bırakın parasız eğitimi, bütün üniversitelerin paralı olduğu bir nizama geçmek isteyebilirsiniz, ama ille de tersini iddia edenler olacak. Hatta iyi ki olacak. Çünkü hudutsuz kazanç ideolojisinin dengelenmediği bir dünyanın felaket bir şey olacağını düşünenler sadece "Solcular" değil.
Zira bakınız, dünyada "Sovyetler" diye, "komünizm" diye bir "tehdit" var iken, "kapitalizm" daha çekilebilir bir dertti. ABD misal, insanları sosyalizm ve komünizm gibi düşünce akımlarına "kaptırmamak için" hiç değilse zaman zaman sosyal devlet fonksiyonunu hatırlıyordu. Sovyet bloku çöker çökmez, rakipsiz kaldı ve çalışanların iyiden iyiye sömürüldüğü, sigorta ve güvenlik sistemlerinin işçi aleyhine delik deşik edildiği neo-liberal politikalar sınır tanımaz bir halde meydanı boş buldu, sadece ABD'nin üzerine değil, dünyanın da üzerine çöktü.
Bu gençlerle pek bir ortak noktam yok. Çoğunun başörtüsünün üniversitelerdeki fiili serbestisinden rahatsız olduğunu da biliyorum. Ontolojik meseleler bakımından da ayrıyız. Ama yapmaya çalıştıkları bir şeye değer veriyorum: "Adalet"in bir "lütuf" değil, insan doğmakla elde edilen "kazanılmış bir hak" olduğuna duydukları müdanasız inanca...Tam da bu yüzden çok acı çekebilirler, bu bedeli üstlenmek pahasına ortaya çıkmalarına anlam yüklüyorum. Ama eksik, ama fazla, sonuç itibarıyla "yoksul olanın yoksulluğundan dolayı özür dilemek/ tavassut ve teveccüh dilenmek durumunda olmadığı bir dünya özleminin içinden" bir şeyler söylemeye çalışıyorlar. Onları dayakla susturabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Çocuk dayak yediğinde ağlar, yetişkin dayak yiyeceği zemini yaratmaz. Genç ise, hele hele belirli bir fikre inanmışsa, dayağın üzerine üzerine gider. Her seferinde doğrularak yerinden, "Acımadı ki!" yapmayı da ihmal etmeden.
Küçük Millet Meclisi ve Adıyaman'ın feryadı...
HAFTA sonu, Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak'ın "Önyargılar Giremez" sloganıyla başlattıkları ve TBMM ile koordineli yürüyen Küçük Millet Meclisi organizasyonunun Adıyaman ayağında görevli idim. STK temsilcileri ve şehrin önde gelenleri, belediye meclisinin salonunu doldurdu ve çeşitli konular konuşuldu, ben de moderatör olarak bulundum.
Bu etkinlik halihazırda 32 ilde yürütülüyor. Amaç, yerel unsurların kendi sorunlarını ifade etmeleri ve toplantılarda hazır bulunması gereken(!) vekillerini şehirlerinin sorunları konusunda yönlendirebilmeleri. Fakat anladığım kadarıyla bu çoğunlukla mümkün olamıyor. Pek çok ilde ve toplantıda milletvekilleri, daha büyük işler -açılışlar filan- peşinde koştuklarından kendi illerine ayda bir kez vakit ayırmayı bile beceremiyor görünüyorlar. En azından Adıyaman'da böyle oldu. Şehrin sorunları ayyuka çıkmış olmasına rağmen.
Gözlemlerimi ve toplantı notlarını daha sonra aktaracağım.