Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DEMOKRATİK Toplum Kongresi’nin çalıştayı epey ses getirdi. Zira DTK’nın “özerklik modeli taslağı”nda iki dilli yaşamın yanı sıra, özerk bölgenin “bayrak” talebi ve öz savunma gibi Türkçe’ye çevrilmesi kolay olmayan maddeler de var.

        Taraf Gazetesi’nin 21.12.2010 sayılı nüshasında yer alan Kurtuluş Tayiz imzalı yazı dikkat çekici. Tayiz, özerklik talebinin PKK’nın bölge üzerinde kurmak istediği hegemonyanın formülü olduğunu yazıyor: “(Bu formül) Devlete karşı olmaktan çok, PKK’ya karşı olan Kürtlere karşıdır. Yani Kürt bölgesinde PKK’yı tek otorite haline getirecektir.” Mevcut durumda dahi bölgeye ilişkin siyasetin ana hattını ne yazık ki İmralı-BDP çizgisinin belirlediği düşünülürse Tayiz’in dikkat çektiği tehlikenin önemi daha iyi anlaşılır. PKK’nın kendilerine acı çektirdiğini düşünen Kürtler, sayısal olarak diğerlerinden fazla bile olabilirler. Ama PKK, BDP’li olmayan Kürtlerin beklentilerine bile nüfuz edebilir, edemediklerini zor yoluyla sindirebilirken, “öz savunma” gücünün neye yarayacağı çok açık.

        PKK bütün asimetrik savaş olanaklarına rağmen mevzunun savaş kısmını aslında kaybetti, fakat “siyaset” bağlamında gün geçtikte palazlandı, tabanını genişletti. Devletin geciken ilgisi de kâr etmediğinden, siyaseti “Kürt meselesine” angaje etmeyi başarıyor. Zira hükümet nezdinde devletin, silahlı eylemlere ve şehitlerin yarattığı gerilimlere dayanıklılık eşiği düştü. “Demokratik açılım” yaptığı için MHP ve CHP tarafından “Kürtleri şımartmakla ve onların her türden aşırılıklarını cesaretlendirmekle” suçlanan, itham edilen AK Parti’nin doğabilecek gerilimlerden önceki hükümetlere oranla çok daha fazla yara alıyor olması, İmralı-BDP ekseninin elindeki en önemli kozlardan biri: Ona elini uzatan tarafı tahkir ve teşhir ederek sürekli tahrip hali.

        Gelgelelim, İmralı çizgisinin eli de “meşruiyet” kaygısı nedeniyle eskisi kadar rahat değil. Dahası, yerinden yönetim ya da demokratik özerklik talebini Avrupa Birliği bölgesel özerklik şartına dayandırırken samimiyetten fersah fersah uzak. Yerinden yönetimin güçlendirilmesi ya da demokratik özerklik temelini, hayatın kolaylaştırılmasından, halkın yaşam standardının yükselmesine verdiği katkıdan alır. Fakat taslaktaki öneriler ve talepler, halkta fayda sağlamaktan çok gücün “İmralı-BDP” hattında temerküz etmesini sağlayacak şeyler.

        Elbette dil konusu da o kadar basit değil. İki dilli yaşam, “bölünme” getirebilecek etkenler konusunda “bayrağı” en önde taşıyandır. Yöredeki insanların Türkçe öğrenmekten alıkonulması, bölgeyi “Kürtçe-İngilizce” denklemine mahkûm edip Kürtler ile Türkler arasına bir de “dil bariyeri” koyabilir. Fakat, insanın içine doğduğu dili yaşama ve yaşatma hakkı neredeyse varoluşsal bir gereksinimdir; bu nedenle dil talebi aslında en riskli talep olmasına rağmen Türk kamuoyuna en kolay tercüme edilebilecek olan talep. Fakat “bayrak” ve “öz savunma” taleplerinin “Türkçe’de” fiilen karşılığı yok. Dahası bu taleplerin satır araları bölge insanının Türkiye Cumhuriyeti devletini “işgalci” gibi gördüğü konusunda, uyanabilecek tüm vehimleri kaşıyor, bölge insanının ufaktan ufaktan “kaçtığı” fakat kaçışının fiyatını da Türkiye Cumhuriyeti devletine fatura etmek istediği gibi bir meal çıkıyor ortaya.

        Kibarca ve Kürtçe şöyle diyorlar: “Bize müsaade, biz kalkıyoruz, ama bir zahmet bizi eve bırakıverin, zira malum, randevu saatine çok geç kaldınız ve tren kaçtı.”

        Türkler ne diyecek?

        “Durun, bizim ev şurada, yatıya kalın, hem karpuz da keseriz” mi diyeceğiz? “Kapı açık, arkanı dön ve çık” mı?

        Madem açık konuşuyoruz artık, tek seçenek öfkelenmek ya da ukalalık etmek değil. Türkler de bu talepler karşısında “incindiklerini” söyleyebilmeliler.

        Ben söyleyebiliyorum. Çünkü “Erkekliğime yediremem, vururum” gibi eril baskılar altında değilim. Çok şükür kadınların da bir Türkçe’si var. Umarız “Madem öyle al sana al sana” dışında başka derinlikleri de vardır Kürtçe‘nin...

        Diğer Yazılar