Her kamuya ayrı vicdan
SON günlerde kamu vicdanı sık sık yaralanıyor. Kamu vicdanının seyrini takip etmek, her nasılsa hisse senetlerinin düşüş ya da artışını takip etmek kadar "rutin" ve kolay bir hale geldi.
Zira, her kim, hangi yazar, hangi medya "vicdan" gibi muteber bir kelimenin önüne "kamu" gibi dört başı mamur bir kavram getirirse, muarızına boyun eğdireceğini düşünüyor. Direnilmesi ve itiraz edilmesi zor bir manipülasyon aracı elde etmiş olduğunu sanıyor.
Eskiden tek sesli ulusal medya vardı; kendi dünya görüşü doğrultusunda kendi ideolojik örüntüsüne uygun bir vicdan tanımından hareket eder ve o vicdana uygun bir "kamuoyu" imal ederdi. Ettiğini sanırdı. Meğer işler hiç de öyle değilmiş. Bu ülkede herkesin ayrı bir "kamu"su varmış.
Birbirinden farklı dünya görüşleri, farklı değerler sistemi, farklı "duruş"lar olması çoğulculuğun bir gereği. Gelgelelim, "vicdan" kavramının bu farklara göre farklı kıvamlar alması savunulabilir bir sonuç değil, bilakis tehlikeli. Bu durum "Millet olarak yaşayacak mıyız, savrulup gidecek miyiz?" sorusunun tehlikeli sınırlarını içinde taşıyor. Zira bakın, "kamu vicdanı" ifadesi tüm güzelliğine rağmen, bizi bir yere götürmüyor artık.
Son günlerdeki tartışmaları ele alalım.
Kiminin vicdanı, Bilgi Üniversitesi'nde bitirme tezi olarak porno film çekmiş bir öğrenci yüzünden birkaç hocanın işten çıkarılmasından yaralanıyor. Kiminin vicdanı, eğitim görmek için gidilen mekânda porno film çekilebiliyor olmasından.
Kiminin vicdanı, Yargıtay'ca verilen tahliye kararlarından yaralanıyor. Kiminin vicdanı, bir insanın hüküm giymeksizin onca yılı tutuklu geçirmesinden.
Kiminin vicdanı, öğrencilerin, polis tarafından tartaklanması ve sert muameleye maruz kalmasından yaralanıyor. Kiminin vicdanı, bütün bunların sorumlusu olmayan bir adamın çıktığı kürsüde yumurta yağmuruna tutularak rencide edilmesinden.
Kiminin vicdanı, sadece Kürtlerin istiskale uğramasından yaralanıyor, kiminin vicdanı sadece Türk askerinin şehit edilmesinden...
Bir kamunun vicdanı, meşru hükümeti devirmek için plan üstüne plan yapanların sivil toplum düşmanlığı yapmalarından yaralanıyor. Diğer kamunun bu konuda kanayan bir yeri yok. Diğer kamunun vicdanı ise bu sivil düşmanlığını icra edenlerin şimdi Silivri'de olmalarından ve tam olarak nasıl bir darbe planlamış oldukları hakkında hâlâ bilgi sahibi olamamalarından yaralanıyor. Burada da diğer kamunun bu konuda kanayan bir yeri yok.
Bir kamu var ki, kadın hakları deyince kadının sadece başını örtme hakkı olduğunu varsayıyor, başkaca kadınlık durumlarında vicdanları hiç yaralanmıyor. Başka bir kamu da var ki, vicdanı sadece dini baskılar söz konusu olduğunda yaralanıyor; laik baskılar konusunda gayet müsterih.
Bir kamuya göre, Muhteşem Yüzyıl dizisi kamu vicdanını yaralamaktadır. Diğer kamuya göre, yok böyle bir yaralanma, ne alaka?
SEN HANGİ ACININ YANDAŞISIN?
Normal şartlarda aynı konudan farklı nedenlerle yaralandığını ileri süren grupların her birinin acısına kulak kesilenlere, hak ne ise onun altını çizmek isteyenlere "vicdanlı" denilir. Şimdi "şaşkın" ya da "şapşal" deniliyor. Makul olan, marjinalliğe itiliyor.
"Bir fikri, bir duruşu" olduğunu iddia edenlerin insan seçerken öğrenmeye çalıştıkları tek bir şey var artık: "Sen hangi acının yandaşısın?"
Eskiden meşrebine ve dünya görüşüne göre Deepak Chopra'ya ya da Osho'ya sardıran, yahut Mevlânâ ile Bediüzzaman okuyup başkaca bir şeyle ilgilenmeyen insanlara acırdım. Şimdi ise ister seküler olsun isterse dindar, keşke herkes o yoldan biraz geçseymiş diyorum.
Herkes hayatının bir dönemini "kamusal uzlet" halinde geçirip iç dünyasını zenginleştirmeye yoğunlaşsaydı, "kamu vicdanı" ortak bir değer olurdu. Oysa bugün, kamu vicdanı dediğimiz şey, birbirinden farklı görüşlere sahip olan ve "görüş"ü değil "duruş"u merkeze alan farklı toplumsal grupların kendi izzetinefisleri için talep ettikleri üstünlüğün enstrümanı olmuştur.
Toprağımız bölünmüyor ama vicdanımız bölündü.