Kars'ta hassasiyet İstanbul'da reel politika
Başbakan Kars’taki heykel için “ucube” kelimesini bile isteye zikrettiğini teyit etti. Heykelin yörenin tarihi dokusu ile uyuşmaması ve yöre halkının hassasiyetlerine aykırılığı olarak özetlenebilecek gerekçeler ileri sürdü. Benzerini daha önce Ahmet Davutoğlu da dile getirmişti.
Bir muhite gerek devlet gerekse belediye olarak; ister heykel dikimi isterse konut yapımı olarak müdahale ediyorsanız, yöre ya da muhit halkının rızasını gözetmeniz elbette olumlu bir tavırdır.
O halde şimdi Başbakan’ıma -ki kendisi benim başbakanımdırsormak hakkını haizim: Tophaneliler de muhitlerindeki sanat galerilerinin ve eğlence mekânlarının mahallelerinin dokusunu bozduğunu düşünüyorlardı ve hatta yakın zamanlarda maraza çıkarmışlardı. Soylulaştırma (gentrification) projeleri başladığında acaba mahalle halkına sorulmuş muydu? “Burası kentin merkezi, burayı cazibe merkezi yapacağız, ama bunun bir bedeli var, efendi, uslu, tatlı çocuklar olacaksınız. Şehirli gibi davranacaksınız. Dahası buradaki mülklerin fiyatı arttığı için kiralar yükselecek, öz muhitinizde parya haline gelebilirsiniz, ama Allah var, cazibeli paryalar olacaksınız” denilmiş miydi?
Roman vatandaşlar Sulukule‘den sökülürken, bu vatandaşların “muhitin tarihi dokusunun adeta bir parçası” olduğu akla gelmiş miydi?
Başbakan’ımızın yine Tophane sahillerine inşa ettirmek noktasında çok istekli olduğu Galataport, bölgede bulunan onlarca tarihi camiyi gölgede bırakmayacak mıydı?
Aynı şekilde Maslak bölgesine yaptırılmak istenen Dubai Towers, bir dizi altyapı sorunu getirmesinin dışında tarihi bir değer ve coğrafi bir hediye olan “Boğaziçi”nin siluetini bozmaz mıydı?
‘MUHAFAZAKÂR DEMOKRAT’IN MEHTER YÜRÜYÜŞÜ
Bir şehrin/yörenin/muhitin siluetini ve tarihi dokusunu bozan garabet ve “ucube”ler “heykel”lerden ibaret değil. Korumaya değer bulduğumuz doku sadece camiler ve türbeler diyorsanız, bu tutum da “muhafazakâr demokrat”ın “muhafazakâr” yarısını karşılıyor sadece; “demokrat” yarısını değil.
Herhalde sorun da biraz burada. Sekiz yıllık iktidar boyunca “muhafazakâr” ile “demokrat”ın meczedildiğini bir türlü göremedik. Ya “demokrasi” öne çıktı ve muhafazakârlığın ahlakı, sükûneti, adabı muaşerete saygısı gölgede kaldı ve hatta rövanşizme gönül indirildi ve demokrasi adına mahalle kavgaları yapıldı. Ya da “muhafazakârlık” öne çıktı ve demokrasinin azınlığın haklarını ve onurunu da koruyan, ötekileştirmeyi önleyen, diyalog ve konuşma ekseninde ilerleyen boyutu rafa kalktı.
Şimdi bir de yaklaşan seçimlerin iktidara yüklediği stresin, demokrasi adına bugüne kadar ortaya konulmuş izah ve analizleri banalleştirme riski var. İktidarın dilinin sertleşmesi ve buyurganlaşması, muhafazakâr bile değil, “mutaassıp” hassasiyetlere geçiş üstünlüğü sağlamasıyla oluşan hava, AK Parti’yi yıktığı tabuların yerine kendi “muhafazakâr” tabularını yerleştiren bir parti gibi gösteriyor. Bunu yaparken çığır açan bir hükümet gibi değil, güdük siyasi anlayışla hareket eden “eski tip” bir parti gibi küçük oy hesaplarıyla gerilime yatırım yapması, SP, Has Parti ya da BBP’ye kaçabilecek oyları kendi bünyesine çekme amaçlı atraksiyonlar içine girmesi şu ana kadar yanına çektiği seküler liberaller ve demokratlarla kurduğu esnek bağlar üzerinde soğuk rüzgârlar esmesine neden oluyor.
AK Parti ya bu soğuk hava dalgasının safha safha yayılıp ülke genelini etkisi altına alabileceğine, AK Parti hakkındaki negatif düşüncelerin mevsim normallerinin üzerine çıkabileceğine ihtimal vermiyor ya da muarızlarının çaldığı “en fazla bir dönem daha gider, sonrası sizlere ömür” türküsünü içselleştirdi, iddialarından vazgeçti; kısa vadeli politikalarla safları sıklaştırıp, nüfuzunu temerküz ettirmekten başka bir amaç gütmüyor. İlk ihtimal doğru ise yol yakın, dönülebilir. İkincisi söz konusu ise giderek “her şey çok kötü olacak” demektir.