Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BAŞBAKAN Erdoğan’ın açıkladığı “yeni strateji”de yeni olan bir şey yok. Terörle mücadele, siyasetle müzakere. Bunun dışında, İmralı’nın ve Kandil’in tümüyle devre dışı bırakılmasına karar verilmesi, bundan sonra BDP’nin muhatap kabul edilmesi var. Tersi olsaydı da ilan edilecek değildi zaten. Malum Oslo görüşmeleri ve görüşmelerin ipliğini pazara çıkarıp üzerinden onca suçun icat edildiği bir dönemi daha yeni idrak ederken, hükümetin İmralı’yla ya da Kandil’le “müzakere” süreci başlatması enteresan olurdu.

        Öte yandan BDP de, can istediğinde çağrılıp görüşülen, tepe atarsa telefonlarına çıkılmayan bir mesafede kalsın isteniyor hep. Önümüzdeki dönemde Kürt meselesini içeriden çözmenin yerini, dış politikadaki hamlelerin ve Barzani’den alınacak desteğin alacağı anlaşılıyor. Cuma günü Basın Kulübü’ne katılan Sırrı Süreyya Önder’e göre ise Kürt meselesinin çözümündeki en önemli engellerden biri masanın kalabalıklaşması. “Şununla görüşürüm, bununla görüşmem olmaz, barış diyen herkesle görüşülmeli” diyen Önder’in sözlerinden anlaşılıyor ki, hükümetin “Bundan sonra sadece Meclis çatısı altındaki parlamenterleri muhatap kabul edeceği” fikri çok da makes bulmuş bir fikir değil. Nasıl bulabilirdi ki zaten?

        “Masadaki kalabalık” çözümün önündeki engellerden biri olabilir. Ama bir de “duruş kalabalıklığı” var. Misal Nevruz’da yaşanan olay. “Sen devlet olarak bir tarih vermiş olabilirsin ama hayır, Kürtler bayramını istediği zaman istediği yerde kutlar” şeklinde tezahür eden ve ilkelerden geri adım atmama adına baharın kıyamet alametine dönüşmesine neden olan “ilkesel duruşların sayıca kalabalıklığı” da çözümün önünü tıkayan engellerden biri. Bu konuda örnek çok. İlk aklıma gelen Artuklu Üniversitesi Kürdoloji Bölümü açılırken yaşanan olaylar. Kürtçe’yi bilimsel olarak çalışan kişilerin yetiştirilmesine memnun olunması gerekirken, yaşanan tam tersi olmuş; Kürt siyasi hareketinin sokak gücü gelerek “ilkesel bir duruş” sergilemiş ve filolojiyi protesto etmişlerdi.

        Hiç şüphe yok ki devletin yetkilerine dayanarak yaptığı dayatmaların tarihi, “Benden istenene bir kere evet demeye başlarsam bunun sonu çorap söküğü gibi gelir” korkusunu haklı çıkaran sayısız örnekle dolu. Lakin, çizgiyi çekip bir adım ötesi konusunda taviz vermemek de “müzakere”, “mutabakat” ve “uzlaşma” gibi demokratik siyasetin gereksindiği zeminle çelişiyor. Silahlı, terörlü hak talebinin gayri meşruluğu, Kürt siyasetinin devlet her “a” dediğinde madem öyle hayır, “b” diye diretmeyi “ilke” addeden tavrı, Türk tarafının “paylaşmak” değil “vermek, bahşetmek, lütfetmek” üzerinden kurulan dili ve güvenlikçi yaklaşımıyla, daha kaç masa kurulsa az gelir ve bu şartlarda masadan aç kalkmak da kaçınılmazdır.

        Kepek yapmayabilir ama köpek yaptığı kesin...

        Hitler’li “erkek” şampuanının dedikodusunu ilk duyduğumda bir abartı söz konusu olduğunu düşünmüştüm. Zira, “Tarihe mal olmuş bir zalim, açık bir şekilde olumsuzlanarak ve ‘hafife alınarak’ tüketim çarkının bayağı bir dişlisi haline getiriliyorsa bu etik açıdan yanlış değil, bilakis ‘iyi bir ceza’ bile olabilir” diye düşünürüm. Reklamı internette arattığımda gördüğüm kompozisyon ise beni hayrete düşürdü.

        Karşımda dublaj tarikiyle “Mademki karının elbiselerini giymiyorsun, o halde şampuanını da kullanmayacaksın” diye bağıran bir Hitler vardı. Esprili mi esprili, şirin mi şirin bir tekstte, milyonlarca Yahudi’yi katletmiş bir diktatör, erkeklerimize neden o şampuanı kullanmaları gerektiğini “damardan” bir analoji ile dikte etmekteydi. Hitler’i “kabul edilebilir hataları olan, ortalama bir çatlak” olarak resmetmekteydi. Komik bulmadım, bilakis endişe verici buldum. Reklam bir ürünü sattırmanın ötesinde tıpkı sinema ve dizi filmleri gibi popüler kültürü inşa eden araçlardan biridir. Şampuanın “erkeğini” çıkarmanın içerdiği tuhaflıkla beraber, Hitler’in sevimli bir figür olarak resmedilmesi popüler kültüre nefret suçu olarak telakki edilebilecek ve maalesef taban da bulabilecek bir mahrecin eklemlenmesine yol açabilir. Dahası reklam, geçmiş acıları dolaylı yoldan hafife alması nedeniyle bu haliyle dahi rencide edici. Firma sahibi bu reklamı geri çekmeli, çekmiyorsa uyarılmalı.

        Diğer Yazılar