'Filmin büyüğü'
NE ilginç bir ülke. Devlet adamları "düşünce ve ifade özgürlüğünden" doyasıya yararlanıyor; bir ülkeyi yönetiyor olmanın getirdiği sorumluluklarla bağdaşmayan açıklamalar yapabiliyorlar, ama köşe yazarlarından, gazetecilerden, entelektüellerden "azami" ölçüde "sorumlu davranmaları" bekleniyor. Devlet adamları köşe yazarlarının sahip olması gereken özgürlükleri kullanıyor, köşe yazarları ise "sanki ülke yönetiyormuşçasına" duygusuz, kontrollü ve soğukkanlı davranmak zorunda.
Bazı köşe yazarları aylarca tutuklu kalırken, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ifade özgürlüğünden bolca yararlandı yine. Bakana göre Uludere'de ölen 34 kişi, sağ kalsalar kaçakçılıktan yargılanıyor olacaklardı. 34 kişi sadece figürandı, PKK'nın en önemli kaynaklarından biri olan kaçakçılık eylemlerinin figüranı! "Büyük filme bakmak lazım" diyor.
Bakanın "Büyük film, bölücü terör örgütünün yönettiği kaçakçılık olayıdır. Bu gençler de oraya götürülmüşlerdir, kaçakçılık yaptırılmışlardır. Daha da başka oyunlar olabilir" sözlerini okurken, aklıma gelen ilk şey "Ölmemeye gayret etmek lazım" cümlesi oldu. "Büyük film" ne demek bilmiyorum, ama siyasetçilerin bu kadar "yaratıcı" olduğu bir ortamda ölmek, arkandan türlü türlü film çevrilmesine davetiye çıkarmak oluyor, izliyorum.
Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, İçişleri Bakanı'nın sözlerinin AK Parti hükümetinin görüşü ve üslubu olmadığını, bu görüşün kabul edilemez olduğunu ifade etti.
"PKK'nın kaçakçılıktan beslenmesi ve kaçakçılıktan pay alması, sadece rızkını kazanmaya çalışan, ama illegal yolla da olsa ekmek parası çıkarmaya çalışan bu insanları PKK'nın figüranları yapmaz. Başından beri bu meselede partimizin ve hükümetimizin duruşu budur. (...) Sayın bakanın dünkü üslubunu ve yaklaşımını doğru bulmuyorum, ayrıca insani de bulmuyorum. Burada bir yanlışlık var ki, burada bir hata vardı ki mesele şu anda yargıya intikal etmiştir" dedi Hüseyin Çelik.
''Uludere'de acıları paylaşmak herkesin görevi'' diye de ekledi. İyi yaptı.
Peki yeterli mi? Hayır.
Biliyorum. Uludere epey karmaşık bir konu. 34 kişinin üzerine yağan bombaların, sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesini sabote etmek isteyenlerin hem hükümete hem de askerin sivil iradeye bağlı olarak çalışması gerektiği gerçeğini muteber bulan Genelkurmay Başkanı'na kurduğu bir pusu olarak görüyorum. Bu pusunun taraflarının aydınlatılmasının çok kolay olduğunu sanmıyorum.
Ancak hadisenin karmaşıklığının hükümeti tutukluğa, özür dilememeyi seçmeye sevk etmemesi gerekirdi. Bu tercih yeterince kötüydü. Aynı hükümetin, her konuşması Kandil'e göbek attıran bir İçişleri Bakanı'na sahip olması ise "kötü"den "öte" bir durum. Zira bir tarafta Şahin'in "ihaleyi ölen Kürtlere yıkan" açıklaması var, diğer tarafta devletin yaptığı her haksızlıktan memnun olan bir örgüt.
Şahin'in son görüşleri, "Bu ülkede Kürtler sahipsizdir, devlet Kürtleri vatandaşı gibi görmemektedir, Kürtler de devleti artık kendi devletleri gibi görmüyor, bırakın kendi devletimizi kuralım ya da Kürtler tarafından yönetilebileceğimiz idari yapı değişikliğine gidelim" diyenlerin tezlerini doğrular nitelikteydi.
Hükümet, "Evet, Kürt milliyetçiliği yapanlar haklı, birlikte olamayız" görüşünde ise Sayın Şahin, bu sonucu elde etmek için biçilmiş kaftan. Cidden böyle böyle, bu filmin sonu ayrılığa gider.
Ancak iş öyle değil ise hükümet her zaman dediği gibi "Devlet herkesin devleti, devlet Türk, Kürt, Laz, Çerkez ayırt etmez, bu ülkede herkes eşittir, Türk de Kürt de bize lazımdır, bir Türk'ün ölümü de bir Kürt'ün ölümü de aynı derecede can yakar" şeklindeki görüşlerinin arkasındaysa, "Bu ne perhiz bu ne parça tesirli açıklamalar bakanı?" diye sormak istiyorum.
"Uludere'de acıları paylaşmak herkesin görevi" demek, iyi bir "fikir"dir, köşe yazarları tarafından savunulabilir. Ama devlet iseniz, acıları paylaşma fikrini eyleme dökmeniz gerekir. Kanımca o görevin gerekleriyle örtüşmeyen açıklamalar yapanlarla çalışma kararını gözden geçirmek de bu eylem planına dahil olan bir kalemdir.