Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BUGÜN 27 Mayıs. Bir darbenin yıldönümü. Daha 1945’te, partiyi kurarlarken “Siz ne yapıyorsunuz? Bu işin sonu darağacıdır” sözlerine maruz kalan Demokrat Partililerin bu kehanetin sağlamasını canlarıyla yapacakları sürecin başladığı gün. Bir kesim 27 Mayıs’a uzunca bir süre “darbe” diyemedi. O karanlık günü ve dönemi “ihtilal” kavramıyla neredeyse taltif ettiler. Öyle öğretilmişti çünkü. Adnan Menderes, muhaliflerini öldürmüş, cesetlerini yok etmiş, ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlayarak irticayı teşvik etmiş, basını susturmuş, öğrencileri kıyma makinelerinden geçirmiş, gayri meşru çocuğunu doğduğu gün öldürtmüştü iddialara göre. Sonuç: Bebek davasında beraat kararı verildi. Bir bebek vardı ama sağ olarak doğması bile mümkün olamamıştı, doğum sorunlu geçmişti. DP iktidarının insanları kıyma makinelerinden geçirdiği şeklindeki fantastik iddia hiçbir zaman kanıtlanamadı, yoktu ki kanıtlansın. Nilüfer Gürsoy Bayar hakiki Atatürkçülerin DP’liler olduğunda bugün bile ısrarlı ayrıca. Ne irticası? Menderes’in medyayı susturduğu yekten inkâr edilemeyecek bir iddia. Fakat ne oldu? Darbe, başarıya ulaştıktan sonra yapılan ilk iş, “ihtilali” yani darbeyi korumak için tedbir kanunları çıkarmak oldu.

        Bu kanunlara göre Demokrat Parti’yi ya da herhangi bir Demokrat Partiliyi övmek ve 27 Mayıs’ı eleştirmek suç sayıldı. Menderes medyayı susturuyor diye yeri göğü inletenler, Menderes’- ten sonra iplerini eline aldıkları basını bu kez kendileri lehine kuklalaştırmakta hiç tereddüt etmediler. 27 Mayıs darbesi sadece sivil siyasete, hukuka, halka karşı değildi. Sadece Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın canına kastedilmedi. Cuntacılar darbeyi gerçekleştirirken kendileri gibi düşünmeyen 5 bin kadar askeri de tasfiye ettiler. 27 Mayıs orduyu dönüştürdü. Ölümler üç idamla sınırlı kalmadı. Yassıada’da uğradığı işkenceler yüzünden hayatını kaybeden dönemin İstanbul Emniyet Genel Müdürü Faruk Oktay gibi, 27 Mayıs 1960 günü Harp Okulu’nda hayatını kaybeden ve intihar ettiği iddia edilen İçişleri Bakanı Namık Gedik gibi, Ulaştırma, Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve Yassıada’da idamı istendikten sonra cezası müebbete çevrilmiş, ancak zor şartlar altında hastalanarak darbeden üç ay sonra hücresinde hayatını kaybetmiş Tevfik İleri gibi daha niceleri var. Daha nicelerine de bu isimler üzerinden korku salındı. 27 Mayıs siyaseti ve bürokrasiyi dönüştürdü. İsmi geçen kişilerin evlatları, yine dönemin bakanlarından biri olan Bahadır Dülger’in oğlu Yusuf Dülger, Nilüfer Gürsoy Bayar ve Menderes’in avukatı Burhan Apaydın ile birlikte cuma günü Basın Kulübü’nde idi. Çoğu olanların tek başına küçük bir askeri cuntanın işi olamayacağını, İsmet İnönü’nün ve CHP’nin -pek tabii- bu işin içinde olduğunda ısrar ettiler. Ama bugünün CHP’si ile dönemin CHP’sini aynı kefeye koymamak gerektiğini, yine de Kılıçdaroğlu CHP’sinin sadece darbeleri değil, “27 Mayıs darbesi”ni de ayrıca lanetlemesini gerektiğini ifade ettiler. * 27 Mayıs’tan sonraki tarihe bakıldığında koskoca bir Türkiye’nin tüm zamanını siz-biz kavgasıyla, bir bizden gitti şimdi bir de sizden gitsin rövanşizmiyle, hukukun hassas terazisi yerine “Onlar yaptı sıra bizde” şeklinde gelişen çocuksu bir adalet anlayışının ikamesiyle harcadığı görülür.

        Çünkü 27 Mayıs darbelerin anasıdır. Siyasetiyle yargısıyla, bürokratıyla koskoca bir devletin çocukluk çağına mıhlanıp oradan çıkamamasına neden olmuştur ve de. Dolayısıyla rövanşizm hiç eksik olmuyor başımızdan. Dolayısıyla siyasetimiz bildik kan davası mantığının biraz estetize edilmiş versiyonuna sıkışıp kalıyor. Başa gelen, bu kısırdöngüyü kırmaya niyetlense de zorluğunu görüp vazgeçiyor, daha demokrat, daha toleranslı davranırsa açık bıraktığı yolların muarızı tarafından kullanılacağını, hem de kanını içmek için kullanılacağını düşündüğü için kapıları kapatmayı, otoriterliğe başvurmayı tercih ediyor. İster laik olsun, ister ulusalcı, isterse İslamcı, bugünün çocuklarını anlamanın yolu darbelerin annesine bakmaktan geçiyor. Tabii bunun babaannesi, dedesi ve halaları da olduğunu unutmadan.

        Diğer Yazılar