İmsak hakkımız engellenemez
DURUMUM, ekonomik kriz başlayınca gözünü devletin harcamalarına, çelenk masraflarına diken orta direğin haline benziyor. Ama ne yapalım? İmkânlar azalınca tasarruf şart olur. Ramazan ayı, önümüzdeki yıllar boyunca defaatle "yaz ayına" denk gelecek ve gözümüzü "imsakiye"ye dikmemiz, dakikaları saymamız ve hesabın tutmadığını görüp huysuzlanmamız doğal karşılanmalı.
Ramazanın ilk sahurunda, sosyal medyada da paylaştım. Orucun zamanını düzenleyen Bakara Suresi, "Siyah iplik beyaz iplikten ayrılıncaya kadar yiyin, için" diyor. Siyah ipliğin geceyi, beyaz ipliğin günün ağarmasını temsil ettiğine dair bir dizi hadis var. O halde neden gecenin köründe oruca niyet ediyoruz?
Kendim çalıp kendim söylemediğimi, Abdülaziz Bayındır'ın bu meseleyi epeydir dert edip uzun çalışmalara giriştiğini ise yeni öğrendim. Derken Ali Rıza Demircan da Habertürk televizyonunda Abdülaziz Bey'i referans göstererek aynı meseleye değindi ve Diyanet'i bu yanlışlığı gidermeye davet etti. İlgilenenler Bayındır'ın hazırladığı www.suleymaniyevakfi.org sitesinden vakfın hazırladığı "alternatif" ramazan imsakiyesine bakabilirler. Ayete ve hadise uygun imsak ile takvimlerimizde yer alan imsak arasında en az 40 dakika kadar fark olduğunu görecekler.
Mesele özetle şöyle: Oruca niyet etme vaktimiz olan "fecr"in, yani tan yerinin ağardığı vaktin birden fazla tarifi ve çeşidi var. Diyanet işleri, astronomik tan, yalancı tan, denizci tanı, imsak tanı, sivil tan gibi çeşitli tariflerden sadece birini, fecr-i kazib denilen yalancı tanı baz alıyor. Oysa ayet ve hadisler açık biçimde "fecr-i sadık"a; "imsak tan"ına, yani güneşin ufuk çizgisinin sadece 10 derece altında olduğu vakte işaret ediyor. Diyanet ise 18 derecelik açıyı kabul ediyor ve bu sayede insanlar tan yerinin ağarmasından çok önce oruca niyet etmek zorunda kalıyorlar. Benzer bir fark, iftar saatinin belirlenmesinde de var.
Diyanet, bu mevzuda "ortodoks Müslümanlığın" perspektifini benimsiyor. Ortodoks Müslümanlığın gen haritasının vazgeçilmezi olan "tedbir" paterni, hemen her ibadette olduğu gibi buraya da damgasını vurmuş oluyor. İnsana güvenmeyen, onun sınırları aşma konusunda bitmek tükenmek bilmeyen bir ihtirasa sahip olduğu anlayışına sahip bir eğilimin izdüşümü bu. Sınır aşımı ihtimalini "a priori" kabul ederek, aşılması muhtemel sınırın etrafını o sınırın başladığı yerin birkaç kilometre ötesinden tel örgülerle çeviriyor ki, arıza olasılığı tümüyle bertaraf edilmiş olsun. Bush'un "önleyici savaş" doktrinine, Pentagon'un dayattığı "güvenlikçi" siyasetlere benzeyen bu tavrın hayatlarımızdaki karşılığı şu oluyor: Dindar bireyin "helal" alanını gasp etmek. Elbette kişisel ya da bir grubun çıkarı için değil, Allah adına ve "müminin iyiliği" için.
Ben Diyanet İşleri'ni, dini yaşayış için gereksindiğimiz bilgiyi elde edebileceğimiz en güvenilir kaynak olarak görenlerdenim. Dini davranış ve eylemlerimizin "ortak bir repertuvar" oluşturmasını sağlayarak "toplumsal fayda" ürettiğini de düşünürüm. Fakat bu meselede Diyanet İşleri kusuruma bakmasın, kendilerine itibar edemeyeceğim. İmsak hakkımız engellenemez.
AK Parti sadeliğe mi dönüyor?
GEÇEN hafta Çanakkale'de ilginç bir iftar etkinliği gerçekleşti. Gazetecilerin de aralarında bulunduğu 8 bin kişi, AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu'nun çağrısıyla Çanakkale'deki şehitlikte oruç açtılar. İftar mönüsü, 1915'in Çanakkale cehenneminde, belki az sonra şehit düşecek bir askerin iftar sofrasında bulunanlardan oluşuyordu: Ekmek, su ve buğday çorbası.
Aziz Babuşcu'nun konuşması "etnik milliyetçiliğe Çanakkale aşısı" diyebileceğimiz vurgular içeriyordu, Çanakkale'nin onlarca rengi ve kimliği eritip kardeşlik olarak yeniden fışkırtan cevherine değiniyordu. Ama odak noktası aşı değil aş oldu. Mönünün sadeliği.
Babuşcu'nun sadeliğe övgü iftarında yer almaktan memnun oldum. Fikir güzeldi ve bana kalırsa İhsan Eliaçık'ın ve grubunun iktidarla beraber artan lüks muhafazakârlık görüngülerini eleştirmek için geçen yıl başlattıkları lüks iftar protestolarından da "esinlenmeler" taşıyordu.