Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Aradan 30 yıl hatta biraz daha fazla zaman geçmişti. O günkü tablo bugünkü gibi gözlerimin önünde ve bu hatırayı yazarken geçmişi aynen yaşıyorum.

        Mesleğimin avukatlık olduğunu biliyorsunuz. O tarihlerde iş yoğunluğumuz oldukça fazla. Hemen her ay Ankara’da işlerimiz var.

        Yine böyle bir gün Yargıtay’daki işlerimiz nedeniyle bir gün önceden Ankara’ya gitmiştik.

        Murafaalar genellikle sabah 09.00’da başlar ve (dairesine göre) en geç 12.00’de biterdi.

        Hukukçu olmayan okurlarıma “murafaa” kelimesi hakkında bilgi vermekte fayda var.

        Yerel mahkemelerde kazanılan ya da kaybedilen alacak-borç davalarında genellikle davayı kaybeden davacı veya davalı, kararın bozulması için Yargıtay’a başvurur. Bizim gibi eskiler buna Temyiz Mahkemesi, yeni ismi ile Yargıtay, dilekçeye de temyiz dilekçesi diyoruz.

        KIYAFETİME BAKTILAR

        Ceza davalarında mahkûm edilenler için de yine yukarıda bahsettiğim kural geçerlidir.

        Hukuk davalarında 5 yüksek hâkimin karşısına geçer, kararın hatalı olduğunu, yerel mahkeme kararının bozulmasını istersiniz. Karşı taraf da mahkeme kararı yerinde diyerek onaylanmasını ister.

        Ceza davaları için de durum değişmez. Fazladan cumhuriyet savcısı vardı. İşte böyle bir kış gününde sabah 08.30’da Yargıtay’daydım.

        Maksadım aynı dairede bulunan ve çok önemsediğim bir karar hakkında bilgi almak.

        Ticaret dairesinin kalemi, hemen duruşma salonunun yanında idi. O tarihlerde kış olduğu için üzerimde Almanya’dan aldığım bir palto, lüks atkı ve fötr bir şapka ile gereğinden fazla şık bir kıyafetim vardı. Bu bir özenti de olsa gençlik bu ya...

        Neyse kalemin kapısını çaldım, hiçbir davet sesi duymadan içeri girdim. Uzun ince bir koridor, sağlı sollu oturmuş kâtipler ve karşıda başkâtip... Kalem de tablo bu idi.

        Kapıya en yakın oturan kâtip bir bana baktı, bir de elindeki çay fincanı ve simite...

        Konuşmama fırsat kalmadan, “Beyefendi, henüz mesai başlamadı. Lütfen...” dedi. Oysa ben şapkamı çıkarmış saygı ile “Günaydın beyler” demiştim. Doğrusunu isterseniz bozuldum, ama memur haklı idi.

        Saat tam 09.00’da oldukça sert ve hızla kapıyı açtım. “Saat dokuz. Artık mesai başladı” dedim. O memur “buyurun beyefendi” dedi. Dedim ki... “Numaralı dosyanın kararı verildi mi onu soracaktım. Avukatım ve İzmir’den geliyorum” dedim.

        İşte o anda bir bomba patladı. Yine kapıya en yakın olan o memur gür sesiyle bağırmaya başladı.

        “Başefendi, başefendi! (Şimdiki kalem müdürlerine o zaman öyle denirdi) Arkadaş avukatmış...

        Birden başefendi ve diğer memurlar benim bulunduğum masanın etrafında toplandılar. Özürler birbirini takip ediyordu ki hem şaşkın, hem de saygı görmüş bir insan olarak, “Afedersiniz yarım saat önce beni kovaladınız. Ne oldu da birden kıymete bindim” dediğimi hatırlıyorum.

        NAMUSLULAR ÇOK

        Başefendi hemen ayağa kalkarak, “Lütfen bağışlayın. Biz sizi milletvekili sanmıştık. Geliyorlar. Bir dosya numarası söylüyorlar.. Avukatsanız bakalım diyoruz değillerse cevaplamıyoruz. Kalemden çıkıyorlar... Onları salonda takip ettirdik.

        Bu milletvekillerinin bazıları sadece dosya numarası sormalarına rağmen dışarı çıkınca kendini bekleyenlere ‘Başkâtiple konuştum. Benim adımı vererek reis beyle konuşacak ve ben de reisle konuşacağım. Hiç merek etmeyin bu iş bitmiş bilin” diyerek bir köşeye çekiliyorlar. Bizim adamlarımızın yakın takibinden, söylemekten hicap (utanma) duyduğumuz bazı önemli şeyler öğreniyoruz” dedi.

        Daha fazla üstelemedim, çünkü murafaam başlıyordu. Kalemden çıktım.

        İşte 30-35 yıl öncenin bir kısım milletvekilleri böyleydi. Tabii bazılarının tam aksine dürüst, namuslu ve şerefli olanlar da vardı.

        Ve o zaman namuslular, şerefli ve dürüst olanlar, hırsızlardan, şerefsizlerden, onurlarını kaybetmiş, kişiliğini ipotek altına almış olanlardan daha fazla idi...

        Sağlıklı kalın...

        Diğer Yazılar