Mevlana (1)
İstiyorsan Hakk’a varmayı
Meslek edin gönül almayı
Bırak saraylarda mermer olmayı
Toprak ol, bağrında güller yetişsin
Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Okyanuslara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yaz rüzgârı olmak isterim
Kurtul zincirleri kırıp ey oğul,
Yetmez mi ki oldun altınlara kul?
***
Muhammed Celalettin (Mevlana Hazretleri), Sultan-ül Ulema yani ‘bilginlerin sultanı’ diye anılan Bahattin Veled’in Belh emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hanım’la evliliğinden 30 Eylül 1207’de doğan ikinci çocuğudur.
Yaşadığı 13. yüzyılı düşünecek ya da değerlendirecek olursak Avrupa’nın cehalet ve felaketlerle uğraştığı, din adamlarının Engizisyon Mahkemelerini kurup, insanların hayatlarını yok ettiği dönemlerde, Müslüman bir felsefe ve din adamı çıkıyor, bugün de dünyada etkisini arttırarak devam eden 6 ciltlik ve 25 bin 618 beyitlik bir eser hediye ediyor. Bunun adı Mesnevidir.
***
Mevlana Mesnevinin birinci cildinde ve diğer ciltlerde de önsözleri yazmış ve demiştir ki;
“Kuşku yok ki mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir Kur’an-ı apaçık hale koyar rızıkların bolluğuna neden olur, huyları güzelleştirir”
***
Mevlana’dan bir hikâye ile yazımıza devam edelim.
Allah’tan geldik Allah’a gidiyoruz
Kervan, Bağdat’a doğru yol alıyordu. Günler, haftalar geçti. Uzaktan Bağdat’ın kubbe ve minareleri görünmüştü.
Tam bu sırada, şehrin korumaları dörtnala kafileye doğru at sürüp onları durdurdular.
İçlerinden bir koruma; “Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.
Baha Veled, başını mahfesinden (devenin sırtına konan çadırlı oturacak) çıkararak şu yanıtı verdi;
“Allahtan geldik, Allah gidiyoruz, Allahtan başka kimsede güç ve erk yoktur ki bizi durdursun. Biz, yersizlikten gelip, yetersizliğe gidiyoruz.”
***
Bu yanıt, Arap korumaları şaşırttı. Dörtnala geri dönerek durumu ve işittiklerini halifeye bildirdiler.
Halife, Bağdat’ın tanınmış bilginlerinden Şeyh Şahabettin Sühreverdi’yi sarayına çağırarak bu sözün hikmetini sordu. Sühreverdi;
“Bu sözü ancak Belhli Bahaeddin Veled söyleyebilir. Çünkü bu çağda ondan başkası ne bu çeşit söz söyler, ne de bu tarzda bir dil kullanabilir” yanıtını vererek hemen müritleriyle birlikte Baha Veled’i karşılamak üzere şehrin dışına çıkar.
Karşılaştıklarında Sühreverdi, Baha Veled’in dizini öpüp kendi konağına çağırdı. Baha Veled; “İmamlara medrese daha uygundur” diyerek bu çağrıyı kabul etmeyip bir medreseye indi.
***
Herkes hizmetine koşuyor, ziyaretlerin bir türlü sonu gelmiyordu.
Sonunda Bağdat’ın büyük camilerinden birinde bir vaaz vererek halkın isteğine yanıt verebildi.
Bir Cuma günü, başta halife olmak üzere bütün Bağdat halkı camiyi doldurdu. Omuz omza namaz kılındı.
Kürsüye gelen Bahaeddin Veled, halkın gözyaşları arasında saatlerce konuşup, hikmetli sözleri ile cemaati coşturdu.
Derler ki Halife, Baha Veled’in Bağdat’a geldiği gün “hoş geldin” armağanı olarak bir tabak içinde üç bin altın gönderdi. Baha Veled;
“Halifenin malı haram ve kuşkuludur. Kendini zevk ve eğlenceye veren bir adamın armağanını kabul edemem” diyerek geri gönderdi. Ayrıca, Cuma vaazında Halifeye ağır sözler söyledi...
“Moğol askerleri çevreyi yakıp yıkarak geliyorlar. Seni de işkenceyle öldürecekler. Vaktine hazır ol. Aymazlık perdesini gönül gözünden aldırarak Allah’a dönmeye çalış”
***
Gerçekten de birkaç ay sonra, Belh’in Cengiz’in askerlerince ele geçirildiği, halkın kılıçtan geçirildiği, kütüphanelerin yıkıldığı haberi Bağdat’a ulaştı. Belh’ten göçün yerindeliği bir kez daha anlaşılmıştı.
Bir süre sonra da Bağdat aynı sona uğrayacak, Halife Moğollar’ın elinde can verecekti.
* (1) Mevlana ve Şems’ten-Sayın Ender Haluk Derince