Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bir “İzmir Marşı” modasıdır sürüp gidiyor referandumla birlikte. Sertab Erener’in kısa vapur performansının reklam olduğu ortaya çıktı, şimdi parsayı Haluk Levent topluyor. İddialı bir prodüksiyon, ama biraz döver gibi söylüyor. Birkaç sene önce 16 şarkıcının bir araya gelip seslendirdiği hali daha naif, daha sempatikti sanki. Youtube’da türlü türlü İzmir Marşı videoları var, sokak çalgıcılarından Volkan Konak’a... Ve hepsi de milyonlarca kişi tarafından beğenilmiş.

        İlginçtir, İzmir Marşı o kadar bilinen, hemen ilk notalarından tanınan bir marş değildi. Girişiyle devamının birbirinden farklı olması hemen hatırlamakta zorlaştırıyor; Türkiye’nin hafızasına kazınması da sadece ilk girişiyle sınırlıydı zaten uzun yıllar.

        “Mehter Marşı’yla gelecek, İzmir Marşı’yla gideceksiniz” deyişini popüler kültür tarihimize kazandıran Erkan Yolaç dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri olmadığını söylemişti bir kere “Evet-Hayır” yarışmasının. Kimilerine göre BBC’nin bir yarışmasından ilham almış, ama ne İngiltere’de ne ABD’de buna benzer bir yarışmanın bıraktığı bir iz var. Denendiyse bile tutmamış dışarıda.

        Başlangıç ve sonda çalan iki marş arasındaki epistemolojiyi çözmenin imkânı yok. Belli ki keyfi.

        Tıpkı Tetris gibi herhangi bir amacı ya da sonucu olmayan bir oyun “Evet-Hayır”. Ses tonu daha çok futbol spikerini andıran ve özel olarak kendini ayrıştıran bir özelliği bulunmayan Erkan Yolaç sahneye sıradan insanları çağırıp onlarla ayaküstü sohbet ediyor; tuzak, yasaklı kelimeler “Evet” ya da “Hayır”ı dedirtmeye çalışmak. Neden, belli değil.

        EVET-HAYIR NE DEMEK

        Evet ve hayır insanın gelişiminde ve birey olmasında en kilit rolü oynayan, çok kolay ağızdan çıksa da söylenmesi en zor iki kelimedir.

        Birinin sevdiği, inandığı, desteklediği bir şeye ya da bizzat kendi kimliğine, olduğu kişiye canı gönülden “Evet” diyebilmesi bazen yıllarını alır. Çoğumuz kabullenme ya da özgüven yansıması olarak da kullanılacak bir “Evet” deme lüksüne erişemeden bu dünyadan ayrılırız ve arkamızdan “Yapmak istediği ne çok şey vardı” diye konuşulur.

        “Evet”ten daha da zor olanı “Hayır” demek, diyebilmektir. İş hayatında ya da bir evliliğin içinde mahkûm olan reddetmenin, istemediğini yapmamanın çoğu zaman imkânsız olduğu önkabulüyle hareket eder. İstemediğimiz işlerde çalışır, başımızı yastığa zamanında “Hayır” diyemediğimiz için şimdi birlikte kalmaya mecbur olduğumuz biriyle koyarız.

        Sonunda hayatlarımızı ağzımızdan çıkan “Evet”lerle “Hayır”ların oranı belirler. Bu iki sözcüğü hayatımızdan çıkarmak gelişmemizi de engeller.

        YARIŞMA DEĞİL HİPNOZ

        Erkan Yolaç’ın bu saçma yarışmasını tasarlarken (ya da adapte ederken) böyle kaygıları olduğunu düşünmüyorum, “Canım, alt tarafı eğlence” büyük ihtimalle onun için. Oysa “Evet-Hayır” yarışmasıyla hayatımıza giren YÖK, askeri darbe, siyasi yasakların hiç eğlenceli bir tarafı yoktu. Devletin propaganda aracı tek kanallı televizyonda ısrarla ekrana getirilen bu yarışma da basit bir oyun değil, bir hipnozdu daha çok.

        Erkan Yolaç o düzenin en büyük yan ürünlerinden, sistemin sürmesi için farkında olmadan görev verilmiş piyonlardan biriydi özünde. Özel televizyonlar furyasında o da transfer kaptı tabii ki. Ama dönemin TGRT’sinden yana yaptığı bu tercih bile sistemin onu, onun da sistemi ne kadar sevdiğinin göstergesiydi: Bir sirk maestrosunu andıran cafcaflı kostümleriyle ailenizin muhafazakâr televizyonunun sunucusu oldu ve kaç kuşaklık kariyerine tek bir taş eklemeden “Evet-Hayır” yarışmasıyla ekranlardan ayrıldı. Bugün “Hayır”cı cephenin özgür düşünce ve ifade düşmanı bu yarışmayı yâd etmesi de Türkiye’nin kendine özgü çelişkilerinden biri olsa gerek. 80’lerde büyüyen hepimizde hafif hasarlar varsa, önümüze televizyonculuk diye sunulan bu figürlerin YÖK’ten aşağı kalır günahı yoktur.

        DEĞİŞTİR... DEĞİŞTİR...

        Bülend Özveren, Mustafa Yolaşan, Erkan Yolaç gibi sunucular yıllarca TRT ekranını parselledi, çünkü yetenekleri sınırlı, yaratıcılıkları ise sıfır olduğundan sisteme tehdit unsuru oluşturmuyorlardı. Kabul edilebilir, sürdürülebilir unsurlardı sistem için.

        Kuşkusuz, Cenk Koray’ın sunduğu heyecan yükü epey sınırlı “Kutu Kutu” yarışması da sıkıcıydı; rahmetli de esprili falan değildi ayrıca, ama en azından bunun bilincindeydi ve kendinden “soğuk espriler yapan adam” karakteri yaratmıştı. Bu bile bir zekâdır sonuçta. Cenk Koray’ın asıl dehası ise belaltına çaktırmadan bayılan Türk toplumuna yıllarca “Kutunuzu açayım mı” deyip sansüre nanik yapmasıydı: Ahlak söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayanların ikiyüzlülüğünü ekranda kutularını açarak deşifre ediyordu.

        Ekrandaki en büyük devrimci ise hâlâ Türkiye gibi beceriyi ve zekâyı köreltmek üzerine kurulu bir yerde nasıl engelleri aşarak var olduğunu aklımın almadığı büyük deha Mehmet Ali Erbil’in “Değiştir” oyunuydu. Saçmalamada bir zirve olan bu yarışma özünde Türk insanının çok az bir motivasyonla her an her şeyi yapabileceği, nasıl eğilip büküleceği, bir otoritenin (bu durumda elinde mikrofonu tutan kişi) en saçma emri karşısında bile nasıl şekilden şekle gelebileceğini gösteriyordu. Almanların “fremdschämen” dediği başkaları adına utanma duygusuydu her “Değiştir” dendiğinde olmayan sesiyle rezil bir türküyü söyleyip hiç sorgulamadan bir diğerine geçenler. Ambale olmak yerine anında uyum sağlama becerileri şaşırtıcıydı.

        ABSÜRDÜN SINIRLARI

        Erbil parmağında oynattığı Türk insanının gerçek karakterini yansıtmak için bu yarışmayı yapmamıştı eminim, ama tıpkı Levent Kırca ya da Ertem Eğilmez gibi yaşadığı toplumu o kadar iyi çözmüştü ki neye yatkınlıkları olduğunun en başından farkındaydı.

        Yıllar içinde, bu insan malzemesiyle, stüdyoda tavuk koşturmak da dahil, absürdün sınırlarını hep genişletti. Bu açıdan bakıldığında Şahan Gökbakar komedisi ustaların çok uzağına düşüyor; tavuk kovalatan değil, bizzat tavuk kovalayan o.

        “Değiştir” aslında referandum sürecinde ekran yarışmalarından sloganlar bulmak isteyenlere daha uygun ilham kaynağı olabilirdi. Özellikle tepeden inmeciliğin ve dayatmacılığın en büyük sembolü olan Erkan Yolaç’ın “Evet-Hayır” yarışmasının aksine. Ama o zaman da her iki taraf kendi gerçeğiyle fazla yüzleşmek zorunda kalırdı.

        “İzmir Marşı’yla gideceksiniz” bir yanılsama, “Değiştir” ise realite. Sonuçta sandıktan ne sonuç çıkarsa çıksın en azından kısa vadede kimse bir yere gitmiyor, marş istendiği kadar çalınsa da. Sistem değişirse de bir türküden diğerine geçen yarışmacı rahatlığıyla uyum sağlamakta hiç mi hiç zorlanmaz Türkiye. Sadece ekran tecrübemiz bile bunu anlamaya yeter.

        Diğer Yazılar