Yılmaz Erdoğan’ın filminin bir gece ansızın Netflix’te belirmesi şaşkınlık yaratmışa benziyor. Halbuki mısır kavgası çıktığında Netflix’le görüştüğü ortaya çıkmıştı. Herhalde Netflix’e abone olmak için kapılarına gitmedi, belli ki filmini satacaktı. Nitekim öyle de yaptı.

Ne yazık ki ABD’deki platformlara yüklenmediği için “Organize İşler: Sazan Sarmalı” filmini görmedim; doğrusu pek de merak etmiyorum. Kendisinin sinemasıyla ilişkimi Noel Baba rolünde oynadığı filmde bitirdim.

Öte yandan rahatlıkla bu filmi daha önce gördüğümü söyleyebilirim. Filmin adı da bu duruma çok uyuyor: Hakikaten “Organize İşler.”

Konu sinemacıların para merakı. Yoksa hiçbirinin sinema sanatını koruma, kültürü canlı tutma, sanata katkı yapma gibi bir derdi yok. Bu işleri “festival filmi” yapıklarını söyleyip diye küçümsedikleri Nuri Bilge Ceylan ve Reha Erdem’e bırakmışlar. Sinemamızın onuru korumak onlara kalmışken Cem Yılmaz Erdoğan Endüstriyel Kompleksi’nin tek ilgilendiği banka hesapları.

Organize İşler-Sazan Sarmalı
Organize İşler-Sazan Sarmalı

 

HİÇBİRİNİN DERDİ FİLMİN SALONDA İZLENMESİ DEĞİL

Birkaç hafta önce kopan tartışmanın tek boyutu film yapımcılarının biletten ne kadar pay alacağıydı. Dertleri sinema salonlarına daha fazla insanın gitmesi olmadı hiçbir zaman. Sadece salonların yaptıkları türlü promosyonlarla daha fazla insan çekmeye başladıklarını gördüler, halihazırda kazandıkları servetle yetinmedikleri için pastadan biraz daha pay almaya kalktılar.

Zincir sinema şalonu işleten dev şirketleri savunacak halim yok, ama piyasanın gerçekleri de ortada. Dünyanın her yerinde sinema salonlarına gitme oranları düşüyor. Bilet fiyatları yükseliyor, Netflix gibi streaming servisleri ve fiyatları giderek ucuzlayan 4K televizyonlar, projektörler kolay bir alternatif sunuyor. Dahası, eskiden olduğu gibi filmin sinema salonundan iTunes gibi kiralama servislerine düşmesinin arasındaki süre de epey kısaldı. Birçok Hollywood filminin yapımcısı olan Amazon vizyona soktuktan bir ay sonra bile filmleri kendi platformunda gösteriyor.

Türkiye’de yaygın korsancılık da sinemaya gitme alışkanlığına darbe indirdi. 10 sene önce Nişantaşı’nın ortasında korsan film satılıyor, hatta korsancılar evlere DVD hizmeti veriyordu. Bu gidişe göz yumuldu. DVD belki tarihe karıştı ama Wikipedia’ya girilmeyen Türkiye’de her dizi veya filmi internet üzerinden kolaylıkla bulmak mümkün; önüne geçilemiyor. Türk izleyici VPN uzmanı oldu.

Ben bile zaman zaman film ve dizilerden bahsederken “Acaba Türkiye’de nerede izlenir” diye kaygılanmıyorum, çünkü merak eden bir yolunu buluyor.

Tekelleşme, Türkiye’deki birçok sinema salonunun tek bir firma tarafından işletilmesi ayrı mevzular. Ama manzara bu haldeyken sinema salonlarının seyirci çekmek için patlamış mısır satılan promosyonlu kampanyalar yapması son derece doğal değil mi? Mısırlı biletle bir aile belli bir bütçeyi koruyarak sinemaya gidiyorsa, sinemaya gitmeyi bu promosyonlar sayesinde bir aile eğlencesine dönüştürüyorlarsa ne sakıncası var? Sinemacıların emeği de sömürülüyor değil, bilet başına aldıkları ücret belli. Ne kadar çok insan izlerse o kadar işlerine geliyor üstelik, ama bununla bile yetinmiyorlar.

Cem Yılmaz Erdoğan’ın farkında olmadığı kendilerinin sinema sanatı icra etmedikleri. Aksine bir cumartesi gecesi evden çıkan orta sınıf bir aileye ucuza eğlence sundukları. Cahide’ye gitmekten daha hesaplı sonuçta, o filmler de mısır ve gazlı içeceğe fon. Zaten bu sinema salonu tartışmasına bağımsız yapımcıların hiç bulaşmaması da ayrımı net olarak ortaya koyuyor.

Sinemanın merkezi ABD’de de salonlar izleyicileri çekmek için türlü numaralar başvuruyorlar. Kimi küçük salonlar üye desteği ve bağışlarla ayakta kalıyor; benzer model bizde Beyoğlu Sineması’nda uygulandı. Kimi büyük zincirler ise daha geniş ve yatan koltuklar sunuyor. Sinema salonunda içki ve yemek servisi de giderek yayılıyor, benim epey sinirime dokunsa da.

Dolayısıyla zincir şirketlerin sinema salonuna izleyiciyi çekecek formüller bulması tıpkı basının dijital tehdit karşısında kendisini koruma arayışına benziyor. Bir gün bir sihirli formül bulunacak, kuşkusuz.

 

***

Netflix kurtarıcı mı düşman mı

Netflix gibi platformların sinemaya gidişi iyice öldüreceğinden yakınanlar, dava açmaya hazırlananlar ise İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan “Köprüyü yaptırmam” itirazcılarına benziyor. Çarpık kentleşme tartışması yapılmalı ve şehir daha iyi planlamalıydı kuşkusuz, ama o köprünün yapılması da çağın zorunluluğuydu.

Bugün Netflix’i düşmanlaştırıp dava açmaya kalkmak da beyhude bir çaba. Üstelik, Netflix’in sinema sanatına katkıda bulunduğu bile söylenebilir. Hollywood’da büyük stüdyolar giderek izleyiciyi salona çekmek için patlamış mısır filmlerine yönelirken Netflix sayesinde “Roma” yapılabildi. Başka türlü çekilmesine, tanınmasına, izlenmesine imkan bile olmayacak bir film önümüzdeki pazar günü Oscar’ları silip süpüreceğe benziyor.

Roma
Roma

Ama aynı Netflix’te binlerce uyduruk film de var.

Türk sinema sektörünü kökünden sarsmaya hazırlanan Netflix ileride Yılmaz Erdoğan’a uzattığı eli gerçek sinemacılara, idealist yapımcılara da uzatırsa, kasayı onlar için de açarsa sinemamız sadece gelişebilir.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • dogan-bicat@hotmail.de 11 ay önce Ellerinize saglik Oray bey. Bir sinemasever olarak bende bu durumdan rahatsizim. Cem Yilmaz ve Yilmaz Erdoganin yaptiklari basit filimlerle kendilerini Steven Spielberg gibi görmeleri gercekten sinir bozucu. Begendigim filimleri ve sahneleri oldu ama bu tavirlari cok yanlis
    CEVAPLA
  • fesuphanallah 11 ay önce Populer sanatlarin idealistlerden her yerde her zaman daha cok satmasi cok normal, jazz az satar, Dua Lipa parayi goturur,
    CEVAPLA