Geçenlerde bir salı günü İstanbul Havalimanı’nı kullanan yolcu sayısı 200 bini geçti. Böyle giderse beklenen doluluk oranı kısa sürede yakalanacak. Aynı günlerde Antalya’da yaz sezonu rekorla başladı, üç milyonu aşan turist mayıs ayında kente geldi. Herhangi bir istatistiğe başvurmadan, sadece çıplak gözle bile Türkiye’de yabancı turist sayısında artış olduğunu gözlemlemek mümkün. Şöyle söyleyeyim, önceki gün “fazla büyük” yeni havalimanı kalabalıktan gözüme küçük bile göründü hemen pasaport kontrolünü geçer geçmez.
Geçen yaz yeni kabine açıklandığında Cumhurbaşkanı Erdoğan turizmi patlatması için sektörün önde gelen isimlerinden Mehmet Nuri Ersoy’a bir tür açık çek vermişti. Sadece istatistiklere bakıldığında da geçtiğimiz yıllarda türlü şoklarla sarsılan Türkiye’de turizm toparlanmaya başladı gibi gözüküyor.
Bense böyle bir ortamda geçen haftayı adını vermeyeceğim bir Yunan adasında geçirdim. Bütün yıl denize girmeyi bekliyordum, her sene olduğu gibi Çeşme mi Bodrum mu, mavi yolculuk mu diye düşünürken kendimi bu adada buldum. Hem de son dakikada, sabah uyanır uyanmaz tamamen içgüdüsel bir planla.

NEDEN TÜRKİYE’DE BÖYLESİ YOK

Tatile çıkarken tek kriterim sükûnetti. Tanıdık görmek istemiyordum bir kere, gürültüden uzak durmak, kazıklamamak, mümkünse bakir bir sahilde birkaç gün herkesten uzak tatil geçirme peşindeydim. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de düşündük düşündük ve bu kadar az beklentiyi karşılayacak basit bir yer bulamadık.
Köşe yazarlarının “Yunan adaları Bodrum-Çeşme’den daha ucuz” yazısı yazmaları bir klişe artık, biliyorum. Yaz tatilinin ne kadar pahalı olduğundan şikayet etmek de. MFÖ’nün “Yaz tatili, paranın katili” diye uyduruk bir şarkısı bile var bu konuda.
Ancak bazen klişeler hakikaten gerçeklere dayanıyor.
Yunanistan’da gittiğim ada henüz keşfedilmedi; teknesi olan birkaç ünlüye sordum, adını duymamışlardı. Yabancı dergilerde yavaş yavaş bahsediyorlar. Bir-iki seneye patlaması muhtemel. Zaten dünyada yeni paranın gövde gösterisi yaptığı sahillerden bilinmedik bakir sahillere kaçma, şezlong yerine plaj havlusunu, şemsiye yerine ağaç gölgesini tercih etme eğilimi olan insanların sayısı da artıyor.
Adanın kışlık nüfusu beş bin, Mikonos ya da Santorini gibi bir turist mıknatısı değil. Şu an için vaat ettiği tek şey de deniz; adanın 75 plajında kayadan ya da kumlardan, iskeleden ya da “beach club”dan denize girmek mümkün. Kısacası herkesin keyfine göre bir seçenek var. Adanın tek beach club’ında şezlong 10 Euro, Çeşme’de olduğu gibi “En az şu kadar harcayacaksınız” diye bir şart da yok. Ama zaten oraya sırf görmek için gittim; aynı sahilin az ilerisi bomboş ve aynı denize ücretsiz de girmek mümkün. Adanın daha ilgimi çeken kesimleri balıkçı kulübelerinin, kayıkhanelerin önündeki iskelelerdi. Sabahın erken saatlerinde, gün batarken denize girdiğim, kimsenin karışmadığı, kimseyi görmediğim, arkadaşlarımla iskelede plastik bardaklardan biraz ilerideki lokantadan aldığımız rozeyi içtiğimiz anlar.
Adadaki fiyatların ucuzluğuna yüksek döviz kuruna rağmen şaşırıp durduk. Bir süre sonra 30 Euro şarap bile pahalı gelmeye başladı. Tabii sonra hemen “Çeşme’de bu şişe en az 2 bin TL’ydi” diye hatırladık İçkinin vergisi falan var, pahalı belki. Ama geçen sene yediğimiz o tatsız sinarite 800 TL vermemizi adada taptaze ıstakozları, karidesleri, sardalyeyi kantin fiyatına yerken hala affetmedim.

DEVLET DEVRİM YAPABİLİR

İstatistikler turist sayısında artış gösteriyor olabilir, ama Türkiye şu anda dövizle geliri olanlar için ucuz olduğu için geliyorlar. Kaliteli, paralı turist hala gelmiyor Türkiye’ye. Önceki gün Cumhuriyet’te Bodrum turizminde kriz yaşandığı, yerli turistin yüksek fiyatlı tatili karşılayamadığına dair bir haber vardı mesela. Eskiden bir hafta 15 gün tatil yapan yerli turist yurtiçinde en fazla üç-dört gün seyahate çıkabiliyor artık.
Feribotla Pire limanına dönerken neden böyle bir tatili Türkiye’de geçiremediğimizi de konuştuk kendi aramızda. Önceki yıllarda Çeşme’den dönerken hep nasıl kazıklandığımızı, nasıl pahalı olduğunu, nasıl değmediğini konuşurduk. Belki Mikonos’tan dönüyor olsak yine aynı şeylerden şikayet edecektik. Ama Yunanistan’da en azından seçenek var. Türkiye’de ise bütün sahil kasabaları açgözlülüğe teslim oldu. Bozburun, Bördübet falan farksız mı? Datça, Kaş, Ayvalık da. Hatta Çanakkale sahilleri bile keşfedildi ve kirlendi.
Bunun bir kültürel çürüme olduğu ortada. Herhangi bir bakan, herhangi bir partinin eline sihirli değnekle bu zihniyeti bir anda değiştirmesi de zor gözüküyor. Ama belki bir yerden başlanabilir. İhaleler, kiralar, işletmecilere verilen sözlere karşı belki gaddar bir şekilde ilk olarak beach club’lara savaş açabilir devlet, kendisine ait denizi geri almak ve bize vermek için. Asıl turizm devrimi bu olur. Yıkılması gereken otelleri, yazlıkçı sitelerini sonra konuşuruz.


***


Tatilde neler yaptım
 

Gittiğimiz Yunan adasında küçücük bir köyde, beş-altı evden birini tuttuk. Zaten daha fazla ev yok, geri kalan balıkçı kulübeleri ve kayıkhaneler. Site, otel, “resort” yapmasını bilmiyorlar mı? Korumak, güzelliği muhafaza etmek için yapmıyorlar.
Köyde denizin üstünde küçücük bir lokanta vardı. Salaş, tahta masa ve iskemleli bir yer. Adanın en iyisi olduğunu akşam önündeki uzun kuyruklardan anladık. Ama daha ayak basar basmaz bütün çalışanlarla arkadaş olduk.
Evden aylak aylak çıktığımız için üzerimizde kart, para yoktu. Her şeyi deftere yazdırdık, “Şu ilerideki evde kalıyorum” diyerek.
“Önemli değil, biz insanlara güveniyoruz,” dedi ve buz kovasına şarabı koydu. Ertesi gün marketten aldığımız kendi şişelerimizi de açtı, soğuttu, buzları değiştirdi. Eve giderken şişe sular verdi, adanın musluk suyu içilmiyormuş.
Bir gün kayıkhanenin önündeki bir taş masada oturan dört-beş kişilik bir grup bizi birlikte şarap içmeye davet etti. Üzerinde koskoca Prada yazan adama t-shirt’ünün ne marka olduğunu sordum, laf lafı açtı ve süper yatlarıyla Monaco’dan geldiklerini ama birazdan rüzgar çıkacağı için adadan üzülerek ayrılmak zorunda kaldıklarını söylediler. Onlar da bizim gibi büyülenmişler. Monaco’dan istedikleri her yere gidebilirlerdi, buraya gelmişler.
Öğle ve akşam yemeklerini burada yedik genelde. Sabahları iki pastaneden börek aldık ve hangisi iyi diye kıyasladık genelde; yanında “Yunan yoğurdu” elbette.
Bazı günler arabayla keşfe çıktık, ada fiyatlarının çok üstünde fiyatı olan bir butik otelde şezlonglara uzanarak güneşin batışını seyrettik ve hiç kimse bize karışmadı. “Para harcamazsanız burada oturamazsınız” uyarıları almadık. Başımıza güvenlik dikilmedi.
Ödediğimiz en pahalı hesap üç kişi 70 Euro’ydu; normal insanların çok ama çok üzerinde sipariş verdik açgözlülükle her şeyi deneyelim diye.
Tabii ki lokantalarda garsonlarla Türk kahvesi-Yunan kahvesi geyiğini yaptık. Ben mönüden okuyup “Yunan kahvesi” isterken siparişi alan genç “Bir Türk kahvesi, sade mi” diye karşılık verdi. Mönüde hem rakı hem ouzo vardı, farkı hala anlamadım.
“Her şeyi yak” gibi Türkçe şarkıların Yunanca orijinallerini dinledik. Türkçede yazılmış en iyi yaz şarkısının Yeni Türkü’den “Aşk Yeniden” olduğuna karar verdik. Arabada radyo yoktu, kötü seslerimizle bağıra bağıra şarkı söyledik. Şuradan bir ev alsak mı diye emlak fiyatlarına baktık, arsa beğendik.
Sonuçta gözümüz arkamızda kaldı. Seneye aynı adaya mı gelelim, bir başkasını mı keşfedelim diye düşündük. Doğrusu feribotun yanaştığı bir başka ada da epey büyüleyici gözüktü uzaktan.


***


Benim “taksi” maceram


İstanbul Havalimanı hakkında yazmak da bir köşe yazarı klişesi, biraz gecikmeli olarak koroya katılayım.
İki haftada dört kere kullandım havalimanını. İlk olarak da beni en çok korkutan taksi sürelerini hesapladım. Tıklım tıklım bir uçak yere değdiği anda kapıya yanaşamaması en büyük uçuş kabusum oldu.
İlk tecrübemde uçağın tekerliğinin piste değip kapıya yanaşması 10 dakika sürdü. Körüğün yanaşması biraz vakit aldı, ama her şey toplam, pasaporttan geçip valizimi alıp kendimi kapıda bulmam toplam 30 dakikayı buldu. Uçak çıkışa yakın bir kapıya yanaştığı için şanslıydım, yürüme yolu ya da havalimanı içindeki “buggy” denen araçları kullanmadım.
İkinci uçuşumda kalkışta 15 dakika rötar vardı. Taksi süresi de bu sefer uzundu, 16:00’da kalkması gereken uçak rötar ve taksiyle birlikte 17:00’de kalktı.
Üçüncü uçuşta yağmurlu İstanbul’a inişte bir problem olmadı, yine 10 dakika içinde kapıya vardık ve bu sefer körük de çabuk yanaştı.
Dördüncü uçuşta “operasyonel nedenlerden” rötar vardı, uçağın içinde hareket etmeden 20-25 dakika bekledik. Erken uçuş olduğundan yorgunluktan taksi süresini hesaplamadım, ama çok uzun gelmedi. Asıl uzun gelen uçağın kapısına yanaşmaktı. THY yolcu salonundan çıkarken ekranda “last call” yazdığını fark edip panik yaşadım. Bu sefer ‘buggy’ kullanarak kapıya ulaştım, aracı süren de yürüsem yetişemeyeceğimi söyledi. ‘Lounge’dan kapıya araçla beş-altı, belki de yedi dakika sürdü varmamız B-9’a. Dördüncü uçuşta kapıların uzaklığına yönelik haklı şikayetleri anladım.

BAŞKA ALANLARDA DA AYNI

Ancak Heathrow ya da Frankfurt gibi havalimanlarında da çok uzun yürüdüğümü, yürümek zorunda kaldığımı biliyorum. Mesela FRA’dan aktarma yapmak tam bir işkence; trene binmek, yürümek, güvenlikten geçmek, daha da yürümek gerekiyor. Chicago’nun O’Hare havalimanında da bir buçuk saatlik uçaktan inip 30 dakika taksiye denk gelmişliğim var. Birçok Amerikan havalimanında kapı müsait olmadığı için öylece beklemişliğim de.
Geçenlerde İstanbul’da kıyasla daha sakin bir alan olan Münih’e inerken hesapladım mesela, dokuz dakika sürdü taksi süresi.
İstanbul Havalimanı’na yönelik itiraz ve eleştirilen en azından bu kısmının biraz önyargı ve alışmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Biraz abartılıyor. Zamanla alışılacak ve sorun olmayacak.
Ancak İST’te temel bir başka sorun var, bunun nasıl çözüleceğini bilmiyorum: Bu kadar büyük bir alanda yürüyecek yol adeta yok. Buggy’ler sık sık kornaya basmak ya da “Sorry” diyerek yürüyen yolcuları uyarmak zorunda kalıyor. Sokaktaki taksicilerin yayalarla savaşı gibi. Özellikle dikkat ettim, o koca araçlar dükkanlara yakın kapılara giderken yürüyen yolcularla yolu paylaşıyor ve “şerit” her ikisine yetmiyor. Nasıl bu düşünülemedi, hayret ediyorum.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!