Kısa süre önce iki gazeteci Silikon Vadisi’ni dolaşırken son 10 yılda bizim de mesleğimizi etkileyen teknolojik yeniliklerden nasıl geri kaldığımızı konuşuyorduk. Her talebe bir app. yazılan çağda en azından ikimizin bu devrimin ön saflarında olmamız gerekirdi.

Dünyadaki meslektaşlarımız video mu infografik mi, ‘data visualization’ mı diye gazeteciliğin geleceğini tartışırken biz ‘survival’ mücadelesi verdik, ayakta kalabilmekten başka bir önceliğimiz olmadı.

Yine ben şanslı olanlardanım. Uzakta olmanın avantajını kullandım, akademiye döndüm, ‘coding’ öğrendim, video’yla ilgilendim. Ama ayakta kalabilme mücadelesi hep baskın geldi. Tutuklanmaktan, tehditlerden, baskılardan nefes alıp da yeniliklere, mesleki devrime odaklanamadım. Gerçi neye yaradı ki; kurnaz olsam şimdi böyle dertlerim olmazdı.

Belki de Sunay Akın ve Nebil Özgentürk’ten bu işin sırrını öğrenmeye başlamam gerek. Çünkü en azından ben kendimi bildim bileli rejim değişse de, deprem olsa da, insanlar hapse girse de, medya el değiştirse de ayakta kalabilmeyi bu ikisi kadar beceren bir başka medya figürü daha tanımıyorum. Üstelik tek bir bedel ödemeden “saygın” ve “muhalif” olarak algılanıyorlar. Araya iki Atatürk sıkıştırmak yetiyor ne de olsa. Aslında bir yandan hayranım onlara; işin sırrını çözmüşler.

İZMİR’DE ARTIK ÇÖPLER TOPLANMAZ

Sunay Akın geçenlerde İzmir belediye başkanı Tunç Soyer’in danışmanı oldu. Bundan sonra İzmir’de hiçbir iş yapılmayacak, çöpler bile toplanmayacak demek ki. Çünkü Akın sabah erkenden Soyer’in makamına gidecek, ağzını açacak ve eski İstanbul, Osmanlı, mistisizmden girip sonu mutlaka bir şekilde Atatürk’e bağlanacak ve sadece taşradaki liseli kızların Facebook hesaplarından paylaşacakları bir hikaye anlatacak. O kadar çok konuşacak ki Soyer’in başını kaşımaya, hatta bisikletini bile sürmeye vakti olmayacak. Derken de gün bitecek. Akın daha önce de Beylikdüzü Belediyesi’nden gösteri işleri kapmıştı; yeter ki CHP’li belediye olsun, herkes ona danışabiliyor demek ki.

Son seçimde CHP’ye geçen Adana belediyesi ise Nebil Özgentürk’e danışmayı tercih ediyor. Yaz başında kentin film festivali Altın Koza yönetimine atadı onu CHP’li başkan. Özgentürk’ün medyadaki varlığı ise Zafer Mutlu’nun Sabah’ındaki Kemal Yıldırım, Aydın Öztürk ve Sedat Sertoğlu gibi ne iş yaptığı bilinmeyen onlarca yan karakterden biri olması, Hıncal Uluç’la aynı fotoğraf karesine girmesinden geliyor. Sinemaya katkısı Çiçek Bar’da aynı masada oturduğu Yeşilçam’cılarla olan arkadaşlığından ibaret. 80’li yıllarda Türk sinemasını öldüren bu tipler günümüz sinema dilinde ne kadar anlamlıysa Özgentürk de o kadar fayda sağlayabilir bir film festivaline. Özgentürk’ün bir başka özelliği ise her CHP’li belediye etkinliğinde istisnasız boy göstermesi. (Bir de Yekta Kopan var, Ekrem İmamoğlu daha mazbatasını almadan “Kültür AŞ”den iş bekleyen. Sanırım onu ben engelledim; burada hevesini deşifre edince.)

Sunay Akın ve Nebil Özgentürk’ün AK Parti belediyelerinde de benzerleri var, elbette. Ama liyakatin tartışıldığı bir dönemde, akraba, eş-dost kayırmacılığından bıkan seçmenin karşısına muhalif partilerin bu isimlerle çıkmasının umuda ihanet olduğunu düşünüyorum. O yüzden de daha fazla eleştiriyi hak ediyorlar:

Hani bu düzen değişecekti?

ISIRMAYAN ZARARSIZ TİPLER

CHP’li belediyeler ne kadar kolay kandırılıyor. Sanki piyasada başka danışman yok. Ama Sunay Akın’ın ve Nebil Özgentürk’ün en büyük özelliği zararsız oluşları. Isırmıyorlar, dahası karşılarındakini ağırlıyorlar. Onlar için kötü film, kötü yazar yok, tek bir eleştirel cümle çıkmıyor ağızlarından. Bunun en iyi örneğini “Bir Yudum İnsan” adlı televizyon programında görmek mümkün. Özgentürk’ün yıllarca sürdürdüğü bu programa belgesel demek zor, daha çok konu öznesine tapınan bir “hagiography.” Tek bir kusurunu, tek bir kötü işini görmek mümkün değil konu edilen bu insanların. Bir de ağdalı bir dil, teatral bir seslendirme var ki gülünç duruma düşmesi gerekirken rağbet görüyor.

Medyada ve siyasette zararsız olmak çok kapı açar. Özellikle siyasetçiler kendilerini eleştirmeyecek, aksine sabahtan akşama kadar övecek şakşakçıları etraflarında tutmayı çok sever.

Bu iki ismin en büyük yeteneği ise liyakat, mesleki kıdem falan değil, her zaman kendilerine bir ekmek kapısı bulabilmeleri oldu. Boşuna bunca sene her CHP’li belediyenin etkinliğine koşa koşa gitmemişler.

 

 

 

***

 

İş mi eş mi?

 

Önceki gün Amerika’nın efsanevi gazeteci Mike Wallace hakkında yapılan “Mike Wallace is Here” belgeselinde denk geldim. Larry King’e neden evliliklerinde başarısız olduğunu soruyor Wallace. King de her zaman ama her zaman işi aşkın önünde tuttuğunu söylüyor.

“Masamda iki not bulduysam, biri CNN diğeri de eşimdense istisnasız ilk olarak arayacağım hep CNN oldu,” diyor.

Gazetecilik hakikaten de özel hayat kaldırmıyor, 24 saat süren bir meslek. İnsanın önceliklerini yeniden düzenlemesini şart koşuyor.

Belgeseli izlerken Ertuğrul Özkök’ün önce gazeteyi, Fatih Altaylı’nınsa önce eşini arayacağını düşündüm.

Herhalde ben anti-sosyal olduğum için panik olur, sonra da üzerinden zaman geçmesini bekler ve vakit kazanmaya çalışırdım. Ne yalan söyleyeyim, bunca sene meslekte işyerinden gelen telefonun hiç hayırlı bir şey için olduğunu görmedim.

 

***

 

Buna gazetecilik skandalı demek zor

 

Mike Wallace belgeselinde “60 Minutes”le ünlenen bir gazetecinin sıkıntılı bir zamanında medyanın üzerine geldiği bir dönem de anlatılıyor. Dikkatimi çekti, Wallace’ı sorgulayan bir başka televizyon gazetecisi Barbara Walters ısrarla “Soruları kendin mi hazırladın, yoksa yapımcıların sorularını mı aldın?” diyor. Wallace bazı soruları yapımcılardan aldığını itiraf ediyor.

Zamanında büyük bir tartışma çıkmış bu yüzden. Wallace’ın başkalarının sorularını soran bir aktör olduğundan tutun da soruları hazırlayanın neden ekrana çıkarılmadığına dair bir sürü medya tartışması.

Bana çok garip geldi…

Çünkü televizyonun önünde olmak doğası gereği bir “performans” gerektiriyor.

Elbette ekranın önünde olanın iyi bir gazeteci olmasını beklemek de doğal. Ama haber programcılığı her yerde ve her zaman bir ekip işi. Bu yüzden bir yapımcının soruları hazırlayıp anchor’ın önüne koyması veya yayın sırasında kulağına konuşması son derece doğal. Ekranın önündeki kişinin itibarını azaltmıyor bu.

Dahası, her soruyu sormayı tahayyül etmek ya da her soruyu kağıda yazmak kolay. Ama her soruyu muhatabına sorabilmek epey zor.  İşte “performans” dediğim de o zaman devreye giriyor.

Bizde de Ali Kırca’yı, Mehmet Ali Birand’ı ve anchor kuşağının son temsilcisi ve Mike Wallace’ı hep örnek alan Uğur Dündar’ı diğerlerinden ayırmış olan bu. Gazeteciliği aslen bir eğlence aracı olan televizyonda da yapabilme becerileri.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • yedibeyza38@gmail.com 5 ay önce okurken çok güldüğüm yerler oldu :)
    CEVAPLA