Seçilen kelimeler, cümle yapısı, üslup, ton, yaklaşım tanıdık. Bir iletişimci oturup içerik analizi yapsa tekrar edilen kelimeler ve tonlamalardan FETÖ dilinin haritasını kolaylıkla çıkartabilir. Hedefleri de hiç değişmiyor: İnsanların aptallıklarından, saflıklarından, bilgisizliklerinden faydalanarak, özellikle de Erdoğan nefretinden gözü dönmüş kesimi gaza getirmeye çalışıyorlar. Bir süre önce profilinde Atatürk ya da Türk bayrağı olan hesaplar, bu sahte “genç kızlar” rejimden, baskıdan falan şikayet ediyordu.
Alt alta okunduğunda, birkaç profil birden kıyaslandığında FETÖ’nün seri üretiminden çıktığı belliydi: “Dostlar” gibi ifadeler, “çok yakında” gibi sahte umutlar, karanlık-aydınlık kıyaslamaları, “az kaldı” gibi üstü kapalı tehditler.
Ancak kısa süre önce beklenmedik bir şekilde bu hesaplar birer birer kayboldu. Devletin örgütle verdiği mücadelede yol alındığı, tehlikeyi enselerinde hissettiklerinin bir işaretiydi belki de bu zorunlu sessizlik. Ya da ortalık durulana kadar pusuda kalmayı tercih ettiler.
Ve geçenlerde benzer hesaplar yine faaliyete geçti. FETÖ’nün dijital bir terör örgütü kurmaya hazırlandığı, kimi fenomen hesapları ele geçirdiği de geçtiğimiz günlerde Anadolu Üniversitesi’nin yayımladığı raporla ortaya çıktı. Troll ordusu kural örgüt popüler sosyal medya hesaplarından propaganda yapıyor.

HERKES AYNI DEDİKODUYU KONUŞUYOR

Birkaç gündür hemen herkesin birbirine “Doğru mu, duydun mu” diye söylediği dedikoduların da kaynağının FETÖ’cü hesaplar olduğunu anlamak zor değil. Dezenformasyon kampanyasında üslup epey tanıdık. Bir sürü aklı başında insan bile buna kanıyor ama, sorgulamadan yayıyor. Örgütün de istediği bu.
Hatta kimi yabancı hesaplar üzerinden de aynı dedikoduyu yaymaya başladılar. Google’dan fotoğraf bulup isim uydurarak gerçekte var olmayan yabancı karakterler yaratılıyor, bunlar da kendi aralarında “Yunan medyasında böyle bir haber gördüm, doğru mu?” diye soruyorlar. Bir başkası aynı haberi Arap medyasında da gördüğünü söylüyor. Sosyal medyada yalanı dolaştırmak zor değil, yalancı hesapların kontrollü propagandası kartopu gibi yayılıp gerçek kişileri buluyor.
Daha önce “Ameliyata giren doktorla konuştum” yalanı vardı; benim bile şahsen tanıdığım herkesin “bir arkadaşı” ameliyata giren doktorun yakınıydı. Şimdi de “En yakınından haber aldım” modası başladı. Daha önce makam odasından haber alıyormuş gibi kendine sahte bir hava katan, liberallerin de palavralarına kandığı Fuat Avni üslubu yine devrede. Saray’dan bilgi sızıyormuş gibi yazıyorlar, “Köstebek aranıyor, Reis bu lafları çıkartanlara çok kızdı” gibi tanıdık palavralar dolaşıma sokuluyor. Aynı 17-25 Aralık ve 15 Temmuz öncesi gibi bir hareketlilik söz konusu sosyal medyada.
Sosyal medya diliyle söyleyecek olursam zamanlama manidar.
İstanbul seçiminin sonucu, kamuoyu yoklamaları, ABD’yle yaşanan kriz, yeni partinin AK Parti’yi böleceğine dair boş beklentiler mi örgütü harekete geçirdi, gaza getirdi?
Bir süredir “düğme” konuşuluyordu, belli ki düğmeye basıldı.
İyi de bu iş o kadar kolay değil. Çünkü rejim de şu geçen sürede kendini korumaya altı, nasıl mücadele etmesi gerektiğini öğrendi.


***


Amele yanığı modası


Bir ara kolesteroldü, şimdi check-up’larda doktorlar hemen D vitamini eksikliğini vurguluyor. Büyük şehirlerde yaşayan, güneşe çıkma şansı olmayan hemen herkeste de D vitamin değerleri düşük çıkıyor.
Önerilen güneşin en dik olduğu saatte, öğle vakti kısa kollu t-shirt ve şortla güneşin altına çıkıp bir 20-30 dakika oturmak. Tabii herhangi bir koruyucu sürmeden; zaten bu aralar güneş koruyucularının kana karıştığı ve mercanlara zarar verdiği bulguları da bu ürünleri tartışmalı hale getirdi.
Öğle vakti koruyucusuz güneşe çıkınca insan ister istemez amele yanığına sahip oluyor. Dün Fatih Altaylı yakında moda olur diyordu amele yanığı için, moda değil de sağlıklı olmanın göstergesi gibi. Kısa süre önce yaz aylarında beyaz, bembeyaz kalmak sağlıklı görünme modasıydı, şimdi amele yanığı. Hatta Nike, Uniqlo gibi firmalar UV filtreli kıyafetler üretiyor.
Şimdi birçok plajda “vatandaş” üzerinde t-shirt’le denize giriyor, “halk” ise üstü çıplak…


***


Neden gazeteci olunur: İyi şeyler yapmak, güzel vakit geçirmek ve biraz para kazanmak için


Vanity Fair’in genel yayın yönetmenliğinden 20 sene sonra ayrılan Graydon Carter’ın dijital dergisi “Air Mail”in ilk sayısı geçen Cumartesi yayıma başladı. Bu dijital dergi “olmayan bir gazetenin hafta sonu eki gibi” tasarlanmış. Bu yanıyla Kafkaesque bir girişim.
Carter bu vesileyle New York Times’a bir söyleşi verdi.
New York’ta statü sahibi olmak için geçilmesi gereken yedi oda olduğuna dair teorisini konuşuyorlar bir soruda: “İlk odaya alınıp ötesini göremeyenler var… Bir sene sonra falan ilk odanın arkasında ikinci odaya açılan gizli bir kapı görürsün. Zamanla, eğer şanslıysan, ikinci odanın kapısında üçüncü odaya açılan bir başka kapı görürsün. Toplamda yedi oda vardır.”
Carter bugün sorulduğunda bu yedi odanın ne olduğunu bilmediğini söylüyor, çünkü “Büyük ihtimalle ben hala sadece üçüncü odadayım,” diyor. Gece kulüplerinde kadife iple çevrili VIP alanlarına benzetiyor bu odaları. İnsan içeri girdiğine sevinirken daha da ayrıcalıklı bir başka bölüm olduğunu ve oraya alınmadığını fark eder ya…
“Birkaç milyonerle karşılaşıp daha sonra birkaç milyarderle karşılaşırsan arada büyük bir fark olduğunu anlarsın,” diyor.
70 yaşına gelen Carter bir insanın neden gazeteci olması gerektiğini de üç maddede açıklıyor: “İyi şeyler yapmak, güzel vakit geçirmek ve biraz da para kazanmak. Aynen bu sırayla.”
70 yaşına gelen benim meslekteki ustam Tuğrul Eryılmaz bu tespite ne der, merak ederim doğrusu.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!