AKM tam anlamıyla yıkıldıktan sonra fark etmiştim. Taksim Meydanı’na hiç tahmin etmediğimiz bir açıklık, ferahlık gelmiş, Boğaz’la kentin en bilinen açık alanı adeta birleşmişti. Binaya hayran olsam da keşke böyle açık alan olarak kalsaydı, diye içimden geçirdim. Mimarlar uzun yıllardır Taksim Meydanı’nın AKM ve The Marmara arasına sıkışmışlığından dert yanar, insan gözüyle görünce ferahlığın değerini, hem de sıkışık İstanbul’da, daha iyi anlıyor.
AKM yeniden inşa ediliyor, bir yanda Intercontinental diğer yanda The Marmara otelleri ve yapılmakta olan camiyle dört bir yandan çevrili meydan. Yıllardır dileğim İstiklal girişindeki büfelerin kaldırılıp kilisenin meydana bakması, yapılacak camiyle karşılıklı bu manzara kentin en önemli meydanında Türkiye mozaiğini anlatacak bir simge olabilir. Ama hiçbir kent otoritesinin büfecilere gücü yetmedi şu ana kadar.
Birkaç sene önce trafiğin yeraltına inmesi olumlu bir gelişme olsa da Taksim’i bir beton göle dönüştürdü bu düzenleme. Yaşamayan, insanı iten, kendinden uzaklaştıran bir beton çöl. Bu halinden yapanların dahi memnun olduğunu zannetmiyorum. Şimdi meydan bir kez daha tartışılıyor, yeniden düzenlenecek. Daha hafif bir tabir yok, bu hali iğrenç Taksim’in. Ne yapılsa bundan daha iyi olur herhalde.
İstanbul’un yeni belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Taksim Meydanı kentin en önemli kamusal alanının son şekli mi olacak? Sanmıyorum. İleride güç dengeleri değiştikçe her zaman için iktidarlar için sembolik bir anlamı olan (ve hep kontrol altında tutulmaya çalışılan) meydan yine tartışılacaktır. En azından şimdilik biraz daha şanslıyız. En azından İmamoğlu sonradan geldiği İstanbul’da gençlik yıllarının bir bölümünü İstiklal’i turlayarak, Taksim Meydanı’nda gezerek geçirdiğini söyleyen biri. Beyoğlu’nun talihsizliği hep bugüne kadar arka sokaklarına girmemiş, ne bileyim, bir Galatasaray Postanesi’nden mektup yollamamış isimler tarafından kaderinin tayin edilmeye çalışılmasıydı.

ŞEHİRLER YÜRÜYEN İNSANLARA AİTTİR

Şehircilik üzerine yazdığı efsane kitapla tanınan Jane Jacobs başta olmak üzere kent üzerine düşünen ve tartışan herkesin üzerinde uzlaştığı gibi öncelik her zaman yayalarındır. Taksim Meydanı’nda trafik yeraltına alınırken hesaplanan buydu. “Cities for People” kitabında Danimarkarlı mimar Jan Gehl’in altını çizdiği gibi yayaların boş boş yürümesi tek başına bir şey ifade etmez şehirlerde, önemli olan yürüyen insanlar arasında bir hareketlilik, iletişim oluşmasını sağlamaktır.
Jane Jacobs evinin camından baktığı West Village sokaklarında aktiviteyi bir baleye benzetir. Gehl ise yeterli şartlar sağlandığında sokakta vakit geçiren insanların işe veya okula gitmek, otobüs beklemek gibi gerekli aktivitelerin yanında başka seçeneklerinin de doğacağını söylüyor. Bu seçenekler arasında şehrin binalarına bakmak, ofisten çıkıp sokakta hava almak ya da insanları izlemek gibi çok sıradan gibi görünen aktiviteler de yer alıyor.
Tokyo, Londra, Sydney ve New York’ta insanlar yürüyor, arabaların yolları azaltılıyor ve insanların yürümeleri teşvik ediliyor. Küçük parklar, şehir mobilyaları, kaldırım cafe’leri yürüme yollarının üzerinde oluşuyor, yürüyenlere soluklanma imkanı tanıyor.
Yine Gehl’in işaret ettiği gibi şehirlerde yürüyen insan sayısına oranla aktif temas da çoğalıyor. Banklarda havadan sudan konuşan, selamlaşan, birbirlerine otobüs saatini soran insanların çoğalması ve küçük sohbetlerin arkadaşlıklara, samimiyete de dönüşebilmeleri mümkün. “Öngörülemezlik” ve “kendiliğinden oluşan” kent meydanları için kilit kelimeler. Bir kentte yaşayan insanlar için en büyük cazibe merkezi de başka insanlar, başka insanları izlemek.
Taksim Meydanı’nda yakın tarihi buna uygundu aslında. Han Biracısı’ndaki yeraltı kültüründen The Marmara otelinin eski pastanesine kadar meydana bakan bu mekanlar buluşup sosyalleştiği, manzara olarak da başka insanları izlediği mekanlardı. O cafe’de otururken tiyatro festivali sırasında kaldırımda sergilenen spontane oyun unutamadığım şehir anlarından biriydi mesela. Önemli olan meydanın her şekle girebileceğini, her an sürprizlere açık olduğunu şehir insanına hatırlatmak.

MEYDAN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINA ALINMALI

Şehirleri insanlara ait kılan önemli unsurlardan biri de meydanların birer özgür ifade alanı olmasıdır. Amerikan Anayasası’nın basın özgürlüğünü garanti altına alan bir numaralı ek maddesi aynı zamanda kent meydanlarını da ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirir. Toplu gösteri ve protesto kenti meydanlarının olmazsa olmaz bir aktivitesidir. Kamusal alan ve kent meydanların insanların birbirlerini izleyip selamlaşmaları kadar “şahsi, kültürel ve politik mesaj alışverişinde bulunmalarını da sağlamalı,” diye yazıyor Gehl. Dünyanın farklı şehirlerindeki birçok meydanın adını hiç görmesek de biliyor olmamızın nedeni bu direnişler.
Bu açıdan Taksim Meydanı’nın asıl sorunu sadece estetik değil; özgürlüklerle ilgili tartışmalardır. Onur yürüyüşü, işçi bayramı, iftar çadırı olmadığı sürece hiçbir proje, yarışma, kent mobilyası, inşaat, yeşil alan çalışması Taksim’i bir meydan yapmayacaktır.


***

Şehirde seks bitti mi


90’lı yıllarda kadın köşe yazarlarını en çok etkileyen kim diye sorulacak olursa kuşkusuz Candace Bushnell adı ön plana çıkar. Yaşam tarzı yazarlığını tamamen dönüştüren, dedikoduyla hayata dair gözlemi birleştiren ve kendi hayatını yarattığı karakterlerle anlatan “Sex and the City” yazarının bizde de pek çok taklidi çıktı. Sonradan kitap ve dizi olan fenomeni uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, kültüre damgasını çoktan vurdu.
Nasıl bir fenomen ki bugün hala adı bile iş yapıyor.
Bushnell’in bugünlerde yeni kitabı “Is There Still Sex in the City” yayımlandı. 50’li yaşlarını yaşayan, vaktini daha Hamptons’da geçiren ve kendisi gibi orta yaşlı kadınların hikayesini anlatıyor.
New York’ta yaşayan herkes “Eski New York” özlemiyle yanıp tutuşur, kendi yaşadığı yılların nostaljisini yapar. Bushnell de 90’larda önemli bir yayımcıyla (Mr. Big) birlikte olduğu yılları özlemle anıyor. Romantizmin günümüzde eskisi kadar etkili olmadığını anlatıyor; gondollarla gezmek, Paris’teki Ritz Otel’de yemek yemek gibi anılarını yad ediyor.
Bushnell’in 50’li yaşlarındaki kahramanları şimdi Tinder’da sevgili arıyor, vajinal rekonstrüksiyon seçeneklerini tartışıyor, genç erkeklerin ilgisiyle nasıl baş edeceklerini merak ediyorlar. New Yorker’da kitabı yorumlayan Katy Waldman’ın dikkat çektiği gibi 90’lardan günümüze maskülenlik-feminenlik ve kimliklerle ilgili dünyanın yaşadığı değişimler Bushnell’in dünyasına hala sızmıyor, o hala bir beyaz kadın fantezisini yazıyor.
Ama daha iyi niyetli, daha ılımlı. Bunun da orta yaşla ilgili olduğunu söylüyor. “Orta yaşa gelmenin bir iyi tarafı etraftaki insanların bir parça daha iyi olmaya başladığını görmek,” diyor. Doğrusu bu tespitin zamana ne kadar direneceğini merak ediyorum. Zira orta yaşı geçip hayattaki parantezi kapatmaya çalışanlar o iyi niyeti huysuzluğa bırakıyor gerekirse. Ama bunun için de Bushnell’in ileride yazacağı kitapları beklemek gerekiyor.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!