Lizbon’da yaptığı sunumda demokrasinin ölümünü ilan eden Shawn Rosenberg’in analizini okuduğumdan beri aklımda tek bir isim dolaşıyor: Aysun Kayacı. 2008 yılında “Dağdaki çobanla benim oyum eşit mi, diye sorguluyorum” demişti ve bu sözler hiç unutulmadı. Bu sözü söylediği TV programını dün yeniden izledim. Aslında ne demek istediğini tam anlatamıyor, programın diğer konukları da bu provokatif tespit karşısında ne diyeceklerini bilemiyor. Hatta Kayacı “Ayak takımının iktidara getirdiği bir partiden şikayet etmiyor musunuz­” diyerek daha da net vurguluyor ne demek istediğini. Bu sefer ortalık iyice karışır.

O gün de, o günden beri de bu sözler elitist bir hezeyan olarak yorumlandı, Kayacı’nın üzerine gidildi, kimileri içten içe söylediğine katılsa bile demokrat görünmek uğruna onu kınadı. Ama öyle ya da böyle bu tespit tarihe kaldı.

Tabii durup dururken aklıma gelmedi Kayacı. Rosenberg’in tespitine göre demokrasinin bitişinin sorumlusu sistemin nasıl işlediğini duygusal ve zihnen kavramakta yetersiz olan insanlar. Düşünmekle uğraşmayan, doğru bilgiye ulaşmak gibi bir beklentisi olmayan bu kitle özellikle sağcı politikacılar tarafından kullanılmaya müsait olduklarından yanlış, yani anti-demokratik kararlar veriyorlar. Demokrasiyi bu insanlardan nasıl koruyacağız?

AMERİKAN DEMOKRASİSİ KENDİ HALKINA GÜVENMİYOR

Dünyanın en eski demokrasisi Amerika’nın kurucuları aslında çoğunluğun kararına güvenmemiş, devlette sadece tek bir kurumun doğrudan seçimle göreve gelmesinin önünü açmıştı. Anayasa’nın 17. ek maddesine kadar sadece senatörler doğrudan seçilemiyor, eyalet meclisleri tarafından belirleniyordu. Kanun kurucuların rızasının aksine sonradan değişti.

ABD’de hala başkanı halk doğrudan seçmiyor, başkanı seçmeleri için “electoral college” isimli bir 538 kişilik bir kurula oy veriyor. Kimi zaman kuruldaki dağılım popüler oyu yansıtmıyor: Son seçimlerde Hillary Clinton üç milyon daha fazla oy almasına rağmen kurulda ancak 227 sandalye kazanabildi (çünkü kurulda belirleyici sayıda sandalyesi olan kritik eyaletlerde Trump’a gitti) ve Başkan olamadı. Daha önce Al Gore da seçimleri önde bitirmesine rağmen kurulda George W. Bush’a kaybetmişti.

2016’da ABD’de en çok tartışılan konu kurulun kaldırılması, çoğunluğun oyunun geçerli olmasıydı.

ABD’nin kurucularının kuşkusuz ırkçı motivasyonları da vardı; kurul siyahların siyasete girmesini de engelleme işlevi taşıyordu. Ama en önemlisi kurulun varlık nedeni ülkenin kurucularının halkın vicdanına ve aklına güvenmemesiydi.

ABD’deki 538 kişi isterse sandıktan çıkan sonucun aksine bir karar verebilir. Hillary Clinton’ı veya Al Gore’u seçmelerinin önünde yasal herhangi bir engel yoktu. Ama teamülü bozmuyorlar; aksi anti-demokratik olur, diyorlar.

Öte yandan, Trump’ın seçilmesinin tehlikeli olduğunu düşünenler de kurul üyelerine çağrı yaptılar, mektuplar yazdılar, oylarını değiştirmelerini istediler. Bunu yapanların amacı da Amerikan demokrasisini yaklaşan tehlikeden korumaktı.

Ortada çelişkili bir durum var. Çoğunluğun oyunu hiçe sayan bir kurul yapısı itibariyle anti-demokratik, ama aynı zamanda demokrasiye yönelik tehlikeye karşı son bir supap, bir tedbir de olabilir.

Kurulun ortadan kaldırılması halinde Donald Trump seçimleri yine kendisinin kazanacağını iddia etmişti. Hillary Clinton epey bir fark attı ama ABD’de seçimlere katılık oranı epey düşük olduğundan kitleleri mobilize etme gücü olan Trump daha fazla insanı sandığa götürerek bu farkı belki sahiden de kapatabilirdi.

DÜŞÜNMEDEN SANDIĞA GİDEN SEÇMEN

2020’de hem kurulu hem de popüler oyu kazanabilir Trump. Bugün birçok seçmen ayrıntısını bilmediği Çin veya İran konularında Trump’ın büyük işler yaptığını düşünüyor. Kaynak da Başkan’ın tweet’leri ve Fox News’ün yalan haberleri. Bu “çoban seçmen” son derece karmaşık konularda akademik makale ya da New York Times haberlerini okumuyor elbette, okumaya kapasitesi, lisanı bile yetmiyor. Ama işte Aysun Kayacı’nın dediği gibi herkesin oyu eşit sayılıyor, bu eşit oylar yüzünden de demokrasinin sonu geliyor.

Sorgulamalı mıyız? Belki de demokrasiyi korumanın yolu çoğunluğu oy vermekten caydırmak, herkesi değil de düşünerek oy vereni sandığa teşvik etmek mi? Bolsonaro, Orban, Duterte ve Trump gibilerin sayısı arttıkça “Oy vermeyin” kampanyalarının çıkması, demokrasiyi anti-demokratik yollarla korumanın seçeneklerinin tartışılmasına şaşırmamak gerek.

Oysa daha zor, ama daha akılcı ama emek isteyen bir çözüm de var: Seçmeni bilinçlendirmek. Siyasi partilere, ama onlardan daha fazla medyaya önemli görev düşüyor. İnsanların kapasitesi şu an için demokrasiyi anlamaya yetmeyebilir, ama insanın kendini geliştirmek gibi bir özelliği de unutulmamalı.

*

Shawn Rosenberg’in demokrasinin ölümüne dair sunumunu Pazartesi günü ayrıntılı yazmıştım, kaçıranlar tekrar okuyabilir.

 
*

 

Yine alçak koltuğa oturttular

 

Türk basını emekli büyükelçilerden yazar yaratmaya bayılır, sanki görev sürelerinde çok büyük parıltı göstermişler gibi onları televizyonlarda, gazetelerde ağırlar ve düşüncelerine çok önem verir. Bir aralar bu işin üç büyükleri Şükrü Elekdağ, Özdem Sanberk ve Yalım Eralp’ti. Bu sonuncusu televizyonlara çıkıp “Irak’ta nükleer silah olduğuna ikna oldum” diye yalan savaşı Türk kamuoyuna satmıştı.

Medyanın büyükelçilerden kanaat önderi yaratma geleneği Oğuz Çelikkol’un Hürriyet’teki yazılarıyla sürüyor.

Çelikkol’u kamuoyu Tel Aviv büyükelçisi olduğu dönemden tanıyor. Yine İsrail’le yaşanan krizi çözmek için İsrail Dışişleri’ne gittiğinde bir de “alçak koltuk” sorunu kucağına düşmüştü. Bakan Yardımcısı Danny Ayalon onu daha alçak bir koltuğa oturmuş, kendisinin de daha üst seviyede olduğunu gösterircesine daha yüksek bir koltukta karşısına çıkmıştı. Tabii fotoğraflara da yansıdı bu eşitsizlik.

Oğuz Çelikkol’un alçak koltuk macerası Hürriyet’te de sürüyor.

Anlatayım…

Gazetenin sitesinde bir “yüksek koltukta” oturan yazarlar var: Ertuğrul Özkök, Ahmet Hakan, hatta Hürriyet yazarı olmayan Rauf Tamer ve diğerleri.

Bir de ikinci kademe yazarlar başlıyor. Aradaki ayrım çizgilerle çok net, işte Oğuz Çelikkol da bu “alçak koltuk”ta yazıyor. Gazete İnternet yazarlarıyla kağıt baskıda yazanları ayırmak için böyle saçma bir yönteme başvurmuş, belli. Ama yine de Çelikkol nezdinde ironiyi görmemek mümkün değil.

 
*


J.Lo’nun sırası geldi

 

Önceki gün “Hustlers” filmini izledim. Daha eğlenceli, daha gizemli, daha heyecanlı olabilirdi ama yine de vizyonda iyi film bulmanın zorlaştığı bir dönemde öne çıkıyor.

Tabii film adeta Jennifer Lopez’e ödül kazandırsın diye yapılmış, o da belli bir şöhrete ulaştıktan sonra tek eksiği Oscar olan bütün oyuncular gibi ne gerekiyorsa yapmış. Hakikaten dünyanın en iyi striptizcisi gibi dans ediyor sahnede. En güzel sahnelerden biri Usher’la kısacık konuşması.

Sandra Bullock, Nicole Kidman falan hepsi Oscar aldı. Sıra şimdi J.Lo’ya geldi.

Ocak ayına kadar ne kampanya yapılacak, görürsünüz. Ya abartılı kampanya ters tepecek ya da karşılığın bulup Oscar’da “Yardımcı kadın oyuncu” ödülü J.Lo’ya gidecek.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!