Dün gece televizyonda Amerikan seçimlerinde Demokrat Parti’nin aday adaylarının tartışmasını izliyorum. Bir anda “Türkiye gerçekten müttefikimiz mi, NATO’dan çıkmalı mı?” sorusunu görünce şaşırdım. Dış politika genellikle başkan adaylarının bile en zayıf olduğu, halkın pek ilgilenmediği ve en sona bırakılan tartışma konusudur. Seçime daha bir sene varken, aday bile belirlenmemişken Türkiye’yle ilgili bu kadar spesifik bir soru zamansız sayılırdı aslında.
Normal şartlarda ortalama Amerikalıyı zaten pek ilgilendirmez binlerce kilometre ötede bir ülkenin yaptığı sınır ötesi bir operasyon. Ama Suriye’deki savaş haddinden fazla haber oldu, gündeme geldi ve hayatları boyunca Türk ya da Kürt nedir duymayan insanlar bile bu konuda yorum yapmaya başladı.
Nereli olduğumu öğrendiklerinde kafalarında aşağı yukarı bir fikir oluşan ama haritada hala Türkiye’nin yerini göstermekte zorlanacak kişilerden, mesela eski öğrencilerimden falan “Kürtlere ihanet etti Amerika, Türler şimdi Kürtleri katlediyor,” lafları duyuyorum.
Tabii pek çoğunun derdi Trump karşıtlığı, Türkiye de arada kurban gidiyor. Demokrat Parti’nin aday adaylarından Bernie Sanders bile katliam sözcüğünü kullanıyor, Türkiye’nin bu operasyonla artık Amerika’nın müttefiki olmadığını söylüyordu dün gece. İŞİD’le mücadele için Kürtlerle ortak hareket etmenin mimarı Obama döneminin başkan yardımcısı Türkiye’ye o kadar öfkeli ki, had bildirmek istiyor ekranda.

SOKAKTAKİ ADAMDAKİ TÜRK DÜŞMANLIĞI

Beni yine de siyasilerin ne dediği o kadar da ilgilendirmiyor. Bugün öyle derler, yarın fikirlerini değiştirirler. En güzel örneği Trump zaten; bir gecede kendi izin verdiği operasyona karşı çıktı. 13 Kasım’da Erdoğan’la görüşünce de bu krizin biteceğini tahmin ediyorum ben, olan yaşadığımız gerginliğe ve kaybedilen vakte olacak.
Beni asıl ilgilendiren “sokaktaki adam”ın tavrı. Ortalama Amerikalı nüansları, dış politikanın inceliklerini bilmez, sadece ona satılan bir algıdan beslenir, iktidar onun algısını şekillendirerek güç toplar. Yarın öbür gün devlet başkanlarının fikri değişir, ama sokaktaki adam bu değişime ayak uyduramayabilir, ilk başta kendisine beslenen yemlerin önyargısıyla hayatına eder. Türk düşmanlığı bir kere yerleşirse bunu aşmak öyle kolay olmaz. Zaten kendimizi kandırmayalım, tarihten gelen çok da olumlu bir imajımız yok zaten. Ben diyeyim Osmanlı’nın genişlemesi, siz deyin Ermeni soykırımı.
Yine de “Türk” imajının bu kadar kısa sürede bu kadar çabuk yıprandığını görmemiştim. Amerika’da Türk olmak hiç bugünkü kadar zor olmamıştı. Milliyetçi hislerim yok halbuki, mümkün olsa herkesin devletsiz olduğu bir ütopyanın bile hayalini kuran biriyim. Ama buna rağmen ben bile yükselen Türk düşmanlığından alınıyorum.
Operasyonun Amerika’daki gündelik hayata yansıması en basit şekilde, Trump diliyle anlatayım: Türkler katliam yapıyor, her gün binlerce Kürt’ü öldürüyor. Batı’daki “Barbar Türk” imajı yıllar sonra yeniden canlandırıldı, eski öcü yeniden yaratıldı. Henüz yaygın söylem “katliam” kelimesinde uzlaşmışa benziyor, ama neredeyse “soykırım” denecek. Yaratılan hava bir milleti sistematik bir şekilde bir devletin katlettiği algısı. Bosna’ya, Rwanda’ya bu kadar duyarlı olmayan, varlığını soykırıma borçlu (daha geçen gün Christopher Columbus adlı katilin adına konan bayram kutlandı) Amerika Birleşik Devletleri sahte bir hassasiyet gösteriyor. Daha da önemlisi devlet ve medya aracılığıyla yalan satılıyor kamuoyuna, rıza şekilleniyor.

DEVLETİN PROPAGANDA ARAÇLARI

Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin propaganda araçları da bu yalan kampanyasına karşı yeterli refleksi gösteremiyor. Türkiye, tıpkı FETÖ’yle mücadeleyi Batı’ya anlatamadığı gibi Suriye operasyonunu, AB ve ABD’nin terör örgütü kabul ettiği PKK’yla mücadelesini de bir türlü “pazarlayamıyor” iletişim açısından. Trajik mi, komik mi, ikisi mi birden, siz karar verin ama geçen gün baktım Washington büyükelçimiz sahte Robert De Niro hesabıyla yazışıyordu Twitter’da. Halbuki neler neler yapılabilir. Üstelik Türkiye devletinin haklılığını anlatmak bu algı savaşında için yalana da başvurmasına gerek yok. Yıllardır süren terörle mücadelenin bilançosu, sırf kuru rakamlar ve veriler bile algıyı değiştirmeye yeter.
Ortada bir insan kaynağı problemi olduğu kesin. Hükümet tam da bu gibi krizlerde ihtiyaç duyacağı sivil aracıları kendisinden uzaklaştırdı, soğuttu, kendisine düşman etti. Türkiye’nin tezlerini Batı’da ikna edici bir şekilde anlatacak tarafsız gözlemci kalmadı. Hükümet üyelerinin, Cumhurbaşkanı danışmanlarının çabası yetmiyor, söylediklerinden önce onlar resmi söylemin sözcüsü olarak anılıyorlar. Halbuki propaganda taktiklerinde sadece resmi makamlar üzerinden yürümez, koridor diplomasisinin, televizyondaki konuşan kafaların, gazetelere yazılan makalelerin, şahsi ilişkilerin de önemi büyüktür. Bütün büyük devletlerin çeşitli tür ve biçimlerde başka başkentlerde bilinen böyle kullanışlı adamları ve kadınları var; Ankara’nın Washington’da tek bir kullanışlı aydını nasıl kalmaz? Lobicilikten öte benim bahsettiğim.
Terör örgütü uyduruk bir basketbolcudan bir fikir özgürlüğü kahramanı yarattı. Hükümet küstürmeseydi tam da Elif Şafak, Ece Temelkuran ve benzerlerinin sahneye çıkıp şahlanacağı zamanıydı. Hayaller uluslararası entelektüel Orhan Pamuk, gerçeklerse spiker B.A. (Babıali geleneğine göre mağduru korumak için kasten baş harfleriyle anıyorum.) Bu da bizim trajedimiz.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!