Zamanlama manidar klişesinin gündeme böyle cuk oturduğu nadir görülmüştür, dün işte öyle bir gündü Washington DC’de. Bir yanda Donald Trump’ın azil süreci başlamış, herkes buna yoğunlaşmıştı. Diğer yanda da bir ay önce bir numaralı maddesi olan Türkiye’yle krizi çözmesi beklenen Erdoğan-Trump görüşmesi daha önce planlandığı gibi gerçekleşti.

Ama birkaç hafta öncesine kıyasla Türkiye artık gündemin tepesinde değildi, insanların dikkati dağılmış, krizin neden çıktığı falan unutulmuştu. Zaten dikkat dağınıklığı olan, bir konuya kısa bir süreden fazla yoğunlaşamayan Trump’ın aklı Temsilciler Meclisi’nin yürüttüğü soruşturmadaydı.

“Tabii ki izlemiyorum, daha önemli işlerim var, sizin harika Cumhurbaşkanınızla görüşüyorum,” diyordu Türk gazetecilere Trump ama belli ki önceliği bu değildi. Zaten görüşmenin öncesi ve sonrasında basın toplantısında Amerikalı gazetecilerin ona sorduğu sorular da genelde azil süreciyle ilgiliydi. Notlar iletiyorlarmış, pek bir şey bulamamışlar, pek takip etmiyormuş falan…

SÜRPRİZ OLMADI

İşte tam da bu zamanlamadan dolayı Trump-Erdoğan görüşmesi epey …sıradan…sıkıcı…tekdüze…rutin… miydi acaba? Buluşmadan büyük bir kriz, bir sürpriz bekleyenler hayal kırıklığına uğradı. Türk kamuoyunda günlerdir tartışılan gitsin mi gitmesin mi tartışmaları da boşa çıktı. Erdoğan devlet ilişkilerinde kişisellik olmayacağını göstererek kendi ülkesinin çıkarları için doğru olanı yaptı, gitti görüştü işte. Abartmaya da değmedi.

Yine de şaşırtma kapasiteleriyle ünlü iki liderin, hem de bu kadar büyük bir krizin ardından buluşmalarının daha fazla haber değeri olmalıydı. Ama görüşmenin ardından yapılan basın toplantısında büyük bir manşet çıkmayacağını anlayan haber kanalları da “impeachment” yayınına öncelik verdiler. Yazılı basında da görüşmenin ayrıntıları olağan bir bülten olarak geçiştirildi.

Çünkü Trump fiziken oradaydı ama kafası başka yerdeydi. Bir anlamda bu görüşmeyle gündemi değiştirmeye, azil soruşturmasından dikkatleri başka yere çekmeye çalıştı ama çok başarılı olamadı.

Yine de Türkiye’nin Beyaz Saray’da kendini göstermesi çıkarları açısından olumlu bir adım. Türk tarafı en azından en yetkili ağızdan Amerikan kamuoyuna Kürt halkı ve terörist ayrımını açıkladı. Amerikalı yetkililere ülkenin terörle mücadelesi aktarıldı, FETÖ tehlikesi bir kez daha gündeme getirildi. Özellikle FETÖ müritlerinin her gün demokrasi kahramanı olarak ağırlandığı günlerde bu işin peşini koparmak gerekmiyor.

Basın toplantısının en ilgi çekici anlarından biri (Türk gazeteciyle dalga geçmesi dışında) para söz konusu olduğunda Trump’ın gözlerinin parlamasıydı. Karşılıklı ticareti geliştireceklerini, 100 milyar dolara çıkacağını anlattı. Ama bu da bilinmedik bir gelişme değildi.

TÜRKİYE-ABD’DE YENİ İTTİFAKLAR KURMALI

Türkiye açısından iyi bir görüntü Beyaz Saray’da doğrudan bir muhatabın olduğunu Amerikan kamuoyuna göstermek oldu. Uzun vadede birbirinden farklı düşünen, yer yer çelişen, öncelikleri farklı kurumları by-pass ederek doğrudan Başkan’la muhatap olmak sakıncalar doğurabilir. Nitekim, Barack Obama’yla Erdoğan’ın ilişkisi de çok iyiydi bir aralar. Yılda en çok konuştuğu lider Erdoğan’dı bir önceki Başkan’ın, Türkiye de bu samimiyetle Dışişleri Bakanlığı’nı atlayarak doğrudan Beyaz Saray’la muhatap olmaya başlamıştı. Ama bir süre sonra Obama da mesafe koymaya başladı; neyse ki görev süresinin bitimine denk geldi de Türkiye çok yalnızlaşmadı.

Trump’la doğrudan ilişki kurmak da Türk-Amerikan ilişkilerinde uzun vadede sürdürülebilir bir strateji değil. Bir kere Trump’ın akıbeti belli değil. Gerçi ben Trump’ın azledilmeyip yeniden seçileceğini tahmin ediyorum, bu konuda da yalnız değilim. Türkiye de buna güveniyor olabilir. Ama yine de yanardöner kişiliğiyle Trump’a güven olmaz. En yakın adamlarını sattı, yarın öbür gün çıkarları doğrultusunda Türkiye’ye mi ihanet etmeyecek? Hem İstanbul’daki kulelerinden de öyle ahım şahım bir para almıyormuş işte, yılda birkaç bin alt tarafı.

Yeniden Washington’da görünür olan ve krizden karlı ayrılan Türkiye’nin başkentte yeni ittifaklar kurmasında fayda var. Zira bu buluşma Beyaz Saray’ın dışında (Kongre, basın, kamuoyu) Türkiye’ye karşı önyargıları henüz yok edemedi.

 
*


Netflix’in en iddialı iki filmi nasıl

 

MARRIAGE STORY: Aralık ayında Netflix’e yüklenecek ama dünyanın pek çok yerinde sinemalarda vizyona girdi. Şöyle söyleyeyim: Woody Allen’ın “Husbands and Wives” filmini izleyin bir kere, üzerine Coen Kardeşler’den “Intolerable Cruelty”i ekleyin, son olarak da “Kramer vs. Kramer”la kapanışı yapın ve bu filmin nasıl olduğuna dair bir tablo şekillenir. Sanatta “pastiche” kavramı tam da bu filmi anlatmak için mi yaratıldı acaba? Ama asla kötü değil, oyunculuk muazzam, süresi uzun ama sıkmıyor. Tam ödül sezonuna uygun.

THE IRISHMAN: Film sinemada izlenir, diyen Martin Scorsese’yi kırmayıp üç buçuk saatimi havasız, daracık bir salonda bu filmi izlemeye harcadım. Son 20 dakikasına kadar da hiç sıkılmadım, hatta saatime bile bakmadım. Scorsese’nin bir “best of”u denebilir bu film için. Daha evvel birçok benzerini gördük, sanki her filmde tutan formüller toplanarak buraya aktarılmış. Mizahı, şiddeti yerinde ama en önemlisi de Hitchcock usulü endişe yaratma işini çok iyi kotarıyor. Filmin en iyi sahneleri silahın patladığı anlar değil, silahın patlamasına kadar varan süreç.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!