Eski bir gazeteciyle Cihangir meydanında sohbet ettiğimi gören bir tanıdığı şaşkınlık içinde “Sen Oray Eğin’le düşman değil misin?” diye çıkışmış. O da “Vallahi artık düşmanlar o kadar arttı ki, o en son sıralara düştü,” diye yanıt vermiş.
Medyada küslük olmaz derler, Babıali’de sütunlarından birbirine en ağır hakaretleri edenlerin akşam meyhanelerde kafaları çektiğine dair hikayeler anlatılırdı eskiden. Son yıllarda böyle bir ilişki biçimi (veya “profesyonellik”) kalmadı denebilir medyada.
Artık düşman çetelesi tutmak da zorlaştı; eski gazeteci ağabeyimin de dediği gibi düşmanların sayısı o kadar arttı ki… Ben kiminle küs, kiminle kavgalı, kiminle dost olduğumu da karıştırmaya başladım. E yaş da ilerledi, artık her karşıma çıkana refleks olarak selam veriyorum. Bir de çoktandır sosyalleşmediğim, gazetecilerin ağırlıkta bulunduğu ortamlara girmediğim için de çok kişiyi tanımaz oldum.
Önceki akşam beklediğimden de iddialı bir davetin ortasına düştüğümde kalabalığın çeşitliliğini görünce belki bu yüzden ilk başta şöyle bir afalladım.

KİMİ ARARSANIZ ORADAYDI

Ben mesela Zülfü Livaneli’yle Mahsun Kırmızıgül’ü daha önce hiç aynı masada görmemiştim. Livaneli hemen not ettirdi, 3 Mart’ta New York’ta olacakmış ve bir etkinliği varmış. Doğum günümü Livaneli’yle geçireceğim demek ki: Leylim ley!
Birbirini Alem dergisinden tanıyanların aşırı samimiyetinde selamlaştığım güzel kadın meğerse Ayşe Kucuroğlu’ymuş; masa yanımda oturan Rüya Baraz (meşhur galerici Yahşi Baraz’ın kızı) olmasa merak etmeye devam edecektim. O kötü espriyi yapmadan duramadım: “Çocuklar nerede peki?”
En önemli masada oturanlardan Kıraç kardeşlerden bıyıksız olanının İnan Kıraç olduğunu Google yardımıyla öğrendim. O kadar kopmuşum ortamlardan, düşünün. Neyse ki Ahmet Misbah Demircan’ı saçlarından tanıdım.
Şu holdingin CEO’su, o şirketin sahibinin kızı, bu yatırım bankacısı, uluslararası sanatçı, galerici, kolektör, emekli bir amiralin oğlu, belki bir amiral derken…
Bir ara Habertürk yazarı Muhsin Kızılkaya’yı gördüm, geçenlerde yazdığı bir yazıdan dolayı tebrik edecektim ama o an aklıma gelmedi ben de bir şey söylemeye hazır ama ne söyleyeceğine tam karar vermemiş insanların tereddüdüyle durumu kurtardım.
Birkaç eski yayın yönetmeni, birkaç medya patronu, birkaç eski medya patronu ve ailelerinin olduğu ortamdan epey bir gazete, dergi, televizyon programı çıkarabilirdik. Gazetecilerin bir araya geldiği bütün ortamlarda olduğu gibi hepimizi yine yeni bir gazete çıkarmaktan, yeni projelerden, hayallerden bahsettik. “Şu işi şöyle yapacaksın, alıp bu haberi böyle yapacaksın, şunu şöyle koyacaksın,” diye birbirimize akıl öğretip durduk.
“Kara Kitap”taki “Üç Silahşörler” bölümüne benziyorduk. Zaten Muhsin’in de “Kara Kitap” yazısı aklımda kalmıştı.

MEDYA DEDİKODULARI KONUŞULDU

Henüz soğumayan tartışmalardan biri Hürriyet’in sendikalı çalışanların işten atılması ve Ahmet Hakan’ın Genel Yayın Yöntmenliği’ydi. Genel kanı birinci sayfaya bir dinamizm getirdiği yönündeydi.
Ben “En azından gazetecilik yapıyormuş gibi gözükerek iktidarı memnun etme formülünü bulmuşa benziyor,” dedim. “Diğerleri sadece kuru propaganda gibi yapıyordu birinci sayfada.”
Mesleğimin ilk başlarında sınıf atlama açlığımın bir yansıması olarak kendi kendime “Güneri Cıvaoğlu’nun katılmadığı davetlere katılmama kararı” almıştım. Kader bizi sonunda aynı mekanda buluşturdu ve ayaküstü sohbet ederken yerli Jack Nicholson’ımızın hala yerli Jack Nicholson’ımız olduğunu düşünüyordum.
Yazılı basındaki ilk yıllarımda cümlelerimi noktalama işaretlerine kadar didik didik eden ilk ustalarımdan Yazgülü Aldoğan ise yine güler yüzlü ve yine şıktı. Hiçbir şey onun yaşam enerjisini yok edemiyor. “Görüyorsun işte muhabirlik yapıyoruz,” dedi. Cumhuriyet’in kültür-sanat servisi ona emanet bir süredir. Ben de ona hala mesleğinin zirvesindeki gerçek gazeteci olduğunu hatırlattım.
Gecenin tamamına kalmayan Tansu Özkök’ü kaçırmak en büyük pişmanlığımdı. Koridorlarda eşini arayan Ertuğrul Özkök’ü görünce merhaba demeden, el sıkışmadan önce hemen eline Disney CEO’su Bob Iger’ın yeni kitabını tutuşturdum. Bir davette hediye kitap almaktan mutlu olacak tek kişiydi, getirdiğim kitapla da tam nokta atışı yapmıştım.
Upuzun masalarda herkesin isim kartı önündeydi, ama Amerikan usulü tanımadığımız insanlarla sosyalleşelim diye öyle bir savrulmuştuk ki genelde toplu halde oturan, gezen gazeteciler ayrı yerlere dağılmıştı. Türklerin disipline gelmeyeceği, bir süre sonra herkesin yerinden kalkacağı belliydi.
Nitekim daha açılış çorbasından sonra yerini beğenmeyip masa değiştiren ilk kişi Mehmet Y. Yılmaz oldu. Akif Beki’yle karşılıklı oturuyorlardı “muhalif masa”da; Beki’nin yanına gidip Netflix dizileri önerecektim ama başkalarıyla dedikodu yapmaktan fırsat bulamadım.
Ertuğrul Özkök de masasından kalkanlardandı. Bulmak için bütün güzel kadınların olduğu masalarda gözüm onu aradı ama sonunda Sedat Ergin’in yanında çıktı. Durumu “Ben de sizi arıyordum, benim masaya götürmek için,” diye kurtardı.
Ergin davetiyedeki “black tie” notuna sadık olarak smokinle gelen tek konuk olmanın gururunu yaşıyordu. Ertuğrul Özkök’ün terziden yeni çıkan mavi “Prince de Galles” takımıyla dalga geçildi ve hep belgesiyle konuşan bir gazeteci olarak davetiyedeki notu önümüze koydu.
Telefonunda davetiyeyi ararken Sedat Ergin’in yazıştığı isimlere de ister istemez takıldım, belki şoke edici birini görürüm diye. Düşünsenize, Sedat Ergin’in Ajda Pekkan’la yazıştığını mesela. Ama hayatında sürprizlere yer olmayan bir gazeteci olarak tabii ki büyükelçiler, diplomatlar falan vardı. Gözüm bir ara “DJT” ve “POTUS” yazılı bir-iki yazışmaya da takıldı bir şey demedim.
Ergin’e asıl kötü haberse davetiyedeki nota Dr. Melih Us’un da uymasıydı. Gecenin diğer smokinlisi oydu. Ben “cent percent” Rick Owens kıyafetimle hiçbir norma uymuyordum ve sanki bu ultra-iddialı davete metroyla, elinde kitapla gelen tek kişiydim herhalde. Yine beni kabul eden bir kulübe üye olmamaya niyetli olduğum belliydi.
Öyle bir geceydi ki gazete çıkartıp, saç ektirip, paranızı değerlendirip, sanata yatırım yapıp, estetik ameliyat olup, avukat bulup, kısacası hayattaki her sorununuza çözüm bulacak biriyle tanışıp ertesi gün hayata daha dayanıklı, daha ayrıcalıklı başlanacak bir ortam vardı.
“Turgut Özal’ın cenazesinden beri Türkiye böyle kozmopolit bir ortam görmedi herhalde,” dedim Türk sanatının pop star’ı ve davetin sahibi Ahmet Güneştekin’e. Bu kadar insanı o buluşturabilirmiş meğerse…
Baksanıza, ortamı anlatmaktan sanata gelemedik bile.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!