Dün yazı yazmam gerekiyordu, ama masanın başına oturduğumda derdimi bir türlü anlatamadığımı fark ettim ve yazıyı bıraktım. Birkaç saat sonra çok fazla teknik detayda boğulmadan bazı konulara yüzeysel bakmanın daha anlamlı olabileceğini anladım.
Salı günü Senato’da başlayan Donald Trump’ın “impeachment” mahkemesi kafamı karıştırdı. Amerikan Başkanı’nın seçimlerdeki muhtemel rakibi Joe Biden aleyhinde kullanabilecek bilgi toplaması için Ukrayna’yı kullanmasıyla başlayan bir süreç bu. Ukrayna Cumhurbaşkanı’ndan Biden hakkında “pislik” toplamasını isteyen Trump bunu yapmaması halinde ülkeye yardımları geçici olarak dondurdu ve gözdağı verdi. Devlet mekanizmasının içinden bir sızıntı sayesinde neresinden tutulsa insanın elinde kalacak bu telefon konuşmasından kamuoyunun haberi oldu ve Başkan’ı “impeach” etme yetkisini elinde bulunduran Temsilciler Meclisi’nde süreç başladı.
Donald Trump, Amerikan tarihinde “impeach” edilen üçüncü başkan oldu. Görevden alınıp alınmadığı ise Senato’da kurulan mahkemede belli olacak. Amerikan Anayasası’nda Başkan’ı denetlemek ve gerektiğinde görevden almak için “impeachment” seçeneği yer alıyor. Başkan veya yardımcısı kurulacak Senato mahkemesinde “vatana ihanet, rüşvet ya da diğer yüksek suç ve kabahatler”den mahkum olursa görevlerinden alınacak. Ukrayna telefon konuşması da hukuku hiç bilmeyen birine bile bu suç ve kabahatlere uygun görünüyor; Temsilciler Meclisi’nin bu konuşmayı öğrendikten sonra azil sürecini başlatmaktan başka bir seçeneği yoktu.
Ama Trump’ın avukatları kamuoyunun zihnini bulandırmayı başardı.

DAVANIN SEYRİNİ DEĞİŞTİRECEK TANIDIK AVUKAT

Geçtiğimiz günlerde sahneye Amerika’nın en ünlü avukatlarından Alan Dershowitz çıktı. Harvard’da “emeritus profesör” seviyesine ulaşan Dershowitz yakın zamanda intihar eden ünlü pedofil Jeffrey Epstein’in de hem avukatı hem de yakın dostuydu. Epstein’i daha önce yargılandığı pedofili davasından neredeyse burnu bile kanamadan sıyırmayı, göstermelik bir kısa süreli cezayla kurtarmayı başarmıştı. Dershowitz’in tıpkı Prens Andrew gibi Epstein’in başka kirli “servislerinden” faydalandığı iddiaları da yakın zamanda dolaşmaya başladı. Ünlü avukat bu iddiaları yalanladı.
Hayatı boyunca liberal olarak bilinen, hatta Yahudi olmasına rağmen Neo-Naziler’in yürüyüş yapma hakkını savunacak kadar ifade özgürlüğüne inanan Dershowitz şimdi Trump’ın savunma ekibinde. Kuşkusuz Başkan için simgesel bir önem taşıyor Harvard liberali bu avukatın desteği.
Dershowitz ise kendisini Trump’ın değil Anayasa’nın savunucusu olarak tanımlıyor. Görevini savunma stratejisini belirlemek değil, Senato’nun karşısında Anayasa’yı savunmak olarak açıklıyor. Diğer avukatlarla adım adım Trump’ın savunmasını tartışmayacak, aksine bir liberal olarak ilke mücadelesi verecek.
Kafaları bulandıran da Dershowitz’in ortaya attığı çarpık bir Anayasa yorumu. “Görevi kötüyü kullanmak ceza kanununda yer almayan bir itham,” diyor. “Bu yüzden ‘impeachment’ kapsamında bir suç sayılamaz.” Ayrıca “impeachment”ın bu kadar kolay kullanılmasının ileride başka sorunlar doğuracağını, Amerika’yı Başkan’ı Kongre’ye mahkum bir parlamenter demokrasiye dönüştüreceğini söylüyor.
Görevi kötüye kullanmak eğer adam öldürmek, banka soymak gibi bir suç olsa “impeachment” anlaşılabilirmiş. Ama Dershowitz’e göre her Başkan zaten görevi kötüye kullanıyor zaman zaman. Dahası, Anayasa’daki “vatana ihanet veya rüşvet” gibi tanımlanan ifadelere de uygun değilmiş.
Harvard’daki başka hukuk profesörleri de dahil olmak üzere ülkenin önde gelen Anayasa hukukçuları bu yorumun yanlışlığını yazıp duruyor. Avukat jargonda benim gibi boğulmamanız için ayrıca tekrar etmeyeceğim. Birçok avukatla konuştum anlamak için, özetle Trump’ın Ukrayna konuşmasının tam da kitaptaki suçlara uygun olduğunu söylüyorlar.

SENATO’YA MASAL SATILACAK

Amerikan mahkemelerinde önemli olan teknik ayrıntı değil, hikayeyi kimin daha ikna edici anlattığı. Demokratlar hukuktan, Anayasa’nın maddelerinden, teknik ayrıntılardan bahsediyor, Cumhuriyetçiler ise tıpkı Başkan Trump gibi alternatif bir gerçekliğe hapsolup Anayasa’yı kendilerine göre yorumluyor, ortada “Suç yok o yüzden görevden alma da yok” masalını anlatıyorlar.
Alan Dershowitz benzer bir hikaye üretimiyle cinayet davasından elini kolunu sallayarak çıkan O.J. Simpson’ın da “rüya takımı” avukatlarından biriydi. O davada da DNA ya da suç delilleri gibi ayrıntılar değil, ırkçı Los Angeles polisinin siyah birine kurduğu komplo hikayesini işlemişlerdi. Sonunda da kazanan bu daha baskın hikaye oldu.
Şimdi Senato’ya da bir masal satılacak. Cuma günü Dershowitz bu hikayeyi bizzat anlatacak.
Senatörler de uykudan önce masal dinleyip süt içen çocuklar gibi parti oylarıyla Trump’ı kurtaracak. Sütünü içip kendilerine söyleneni yapmaları bir metafor değil bu arada, gerçek. Çünkü Senato’da su dışında herhangi bir şey içilmesi yasak. Kahve dahil.
Sadece bir masada çeşitli şekerlemeler ve paket çikolatalar duruyor, bir de süt içmelerine izin var o da yıllar önce bir Senatör’ün “Şimdi yardımcılarından biri lokantadan bir bardak süt getirse izin vermeyecek misininiz?” diye itirazından sonra kabul gördü. Su içmekten sıkılanlara böylece sütle açlıklarını bastırma fırsatı doğdu.
Donald Trump ise büyük ihtimalle bütün bu olan biteni Davos’ta kola içerek takip ediyor.


*


Türk mutfağı resmen öldü


Orhan Yeğen öldü. New York’tan binlerce mil ötedeki Türkiye’ye çok anlam ifade etmeyebilecek bu isim New York Times’dan New Yorker’a dünyanın merkezinde çok iyi bilinen bir Türk lokantacının adıydı. Hatta Amerika’da Türk mutfağı denince akla gelen ilk isim olduğu bile söylenebilir.
Dikkatli okurlar bu köşede zaman zaman Türk mutfağının evrensel değerini tartışmaya açtığım yazılar yazdığımı, Serdar Turgut’la bu konuda tartıştığımızı hatırlar.
New York’taki ŞipŞak ve Lokanta isimli mekanların sahibi Yeğen’in ölüm haberini alır almaz hemen Serdar Turgut’u aradım. İkimiz de bu mekanların herhalde yakın zamanda kapanacağını ve Türk mutfağı için yazık olduğunu konuştuk.
Çünkü Yeğen tek başına Türk mutfağının karşılığıydı. Amerika’daki başka hiçbir Türk lokantası onun lezzetlerine ulaşamadı. Hatta ben Türkiye’de bile ŞipŞak’taki kadar iyi yemek yemediğimi yazmıştım. Yeni açtığı Lokanta’ya gidemedim ama New York Times’ın hiçbir şeyi beğenmeyen eleştirmeninden iki yıldız aldı, dört üzerinden. NYT’den iki yıldız almak çok ama çok önemli bir başarı.
Aniden kalp krizinden öldüğü konuşulan Yeğen’in lokantalarının geleceği biraz dünyadaki Türk mutfağının da seyrini belirleyecek. Çünkü Türk mutfağının en büyük kusuru şahsa dayalı olması, evrensel reçeteye bir türlü geçememesi. O yüzden herkesin annesinin yaptığı yemek birbirinden farklı, çünkü nüanslar var.
Yemek konusunda takıntılı olan Yeğen acaba bir gün bu dünyadan geçip gideceğini öngörüp geride kalanlara yazılı reçeteler, kusursuz formüller bıraktı mı? ŞipŞak bundan sonra aynı lezzeti tutturabilecek mi mesela? Bütün bunları merak ediyorum, çünkü her ölen aşçıyla birlikte yazılı kayıt olmayan Türk mutfağının -varsa eğer- zenginlikleri de yok oluyor.
Orhan Yeğen aynı zamanda aksi, kavgacı da bir adamdı. Tıpkı “Soup Nazi” gibi lokantasına gidip terslenmek meşhurdu. Nedense Türk lokantacılarında, o Ankara’daki kötü balıkçıda olduğu gibi böyle bir terslik imajı yapışmış. Ama ne yalan söyleyeyim, Yeğen’in bu tarafına hiç şahsen rastlamadım fakat çok hikaye duydum. Böyle biri, yemekten anlamayanlara karşı öfke kusan bir yüksek ego sanki geriye pek de miras bırakmamıştır gibi geliyor.
Bırakmadıysa Türk mutfağına gerçekten yazık olur. Bir süre sonra Türk mutfağı adına yavan, fabrikasyon lezzetler kalırsa ve kimse dönüp bu yemeklerin yüzüne bakmazsa çok geç olabilir.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!