Aslında ta İstanbul’da sözleşmiştik Zülfü Livaneli’yle. Mart ayında New York’ta olacaktı, ben de bu vesileyle uzun zamandır onunla yapmak istediğim “blind test”i gerçekleştirecektim. Roll dergisinin dikkatli okurları -bir yabancı dergiden uyarlanan- bu testi hatırlar: Ünlülere bazı şarkılar çalınıyor, hangi şarkı olduğunu tahmin etmeleri bekleniyor ve üzerinde konuşuluyor. Tabii şarkılar da sorulacak kişinin hikayesiyle alakalı olacak.

Ama şarkı listesine sıra gelemedi, hatta Livaneli’yi arayamadım bile. O gelmeden önce trafik kazası geçirmiştim ve evden çıkasım bile yoktu. Birkaç gün sonraysa Columbia Üniversitesi’nde Sakıp Sabancı Center’da Livaneli’nin İpek Cem Taha’yla bir söyleşisi vardı. Kendimi daha iyi hissettim, biraz da hayata dönmem gerektiğini düşündüğümden Brooklyn’den çıkıp bir saat uzaklıktaki eski okulumun yolunu tuttum. Günün en kalabalık saatiydi, iki tren değiştirdim ve gecikmeli olarak kampüse vardım.

AYNI ASANSÖRE BİNDİK

Schermerhorn binasının önünde Livaneli’yle karşılaştık, el sıkıştık, biraz sohbet ettik ve birlikte asansöre binerek sekizinci kata çıktık. Okuldaki Türk öğrencilerle buluşması uzun sürmüş, o da benim gibi 10 dakika geç kalmıştı. Salon tıklım tıklımdı, önceden bir arkadaşım bana yer tuttuğu için oturabildim ve güzel bir sohbet oldu. Bir saat boyunca Livaneli hem sanat yaşamını, hem Amerika’da yayımlanan yeni kitabı “Serenadefor Nadia”yı hem de siyasete dair görüşlerini anlattı. (O da Bernie’ci!) Panel dinlemeyi bilmeyen bir lüzumsuzun tam kitaptan bahsederken seyirciler arasında Livaneli’nin sözünü kesip “Ay ama sonunu söylemeyin,” diye saçma sapan bir espri yapması dışında çok güzel bir akşam üstüydü. 

Konuşmanın sonunda upuzun bir kuyruk, Livaneli hiç sıkılmadan okurlarıyla sohbet etti ve romanını imzaladı. Eşi Ülker ve kızı Aylin de aynı salonda başkalarıyla sohbet ediyordu.

Asansörü, metroyu, el sıkışmayı, karşılıklı sohbeti uzun uzun anlatıyorum; ne kadar yakın temas ettiğimizi göstermek için. O günlerde Corona henüz New York’ta yeni yayılmaya başlamıştı ve herkeste hafif bir panik vardı; bugünküyle kıyaslanmayacak bir gevşeklik hatta. El temizleyicilerini sık sık kullanmaya başlamıştık, ama henüz el sıkışmama noktasına gelmemiştik. Birkaç hafta önceydi sadece ve öksürenlere vebalı muamelesi yapılmıyordu.

İmza sırası bana geldiğinde biraz daha sohbet ettik. Buluşmaya vakti yoktu artık; dönüş hazırlığındaydı. Birkaç gün gazeteci Zafer Mutlu ve eşi Nüket’in Connecticut’daki evinde kalacaklar, sonra da Türkiye’ye döneceklerdi. Artık başka bir yerde görüşmek için sözleştik.

Tarih 4 Mart 2020’ydi. 

Bu tarih önemli çünkü Türk basınında çıkan haberlere o gün Livaneli’nin kitap partisi vardı The Marmara’nın Park Avenue’daki otelinde. Hatta Zafer Mutlu da oradaymış. Hürriyet’in “adını vermeyen” bir işadamına dayandırdığı ve görsellerini New York’taki konser mekanı Drom’un sahibinin Instagram hesabından aldığı habere göre geceye katılan 100 kişiye virüs bulaşmış olabilirmiş. O buluşmaya katılan “12 kişi hastalanmış” aynı anonim işadamının aktardığına göre. 

Zülfü Livaneli de kitap partisinde virüse yakalandığını düşünüyor. Ancak benim öğrendiğim kadarıyla o gece orada 100 kişi yok, zaten The Marmara’nın 100 kişilik bir salonu da yok. Etkinlik de lobide yapılmış.

Kafam karıştı tabii ki. Çünkü Columbia’daki konuşmasına katılan bana hiçbir şey olmadı. Beraber gittiğim tanıdıklarıma sordum, onlar da kendi tanıdıklarına ve o tıklım tıklım salonda öğrenebildiğim kadarıyla hiç kimseye bulaşmadı virüs. Aynı şeyleri yapan, aynı asansöre binen, aynı eli sıkan, aynı sırada bekleyen başkalarına da. Bu da Corona’nın kendine ait bir yayılma hızı veya seçiciliği olduğuna işaret ediyor olabilir. 

BİLE BİLE HABER ATLADIM

Zülfü Livaneli ve Zafer Mutlu’nun virüse yakalandığını belki de herkesten önce öğrendim, ama yazmadım. Güzel bir atlatma haber olabilirdi, ama bile bile atladım çünkü hasta hakları ve mahremiyet diye de bir önceliğim var. 

İsteyen kötü gazetecilik diyebilir ama bu gibi durumlarda beyan hakkı hastaya bırakılmalı. Gazeteci ayrıcalığımız hiç kimseye “vebalı” muamelesi yapmamızı haklı kılmaz. 

Grip olan hasta bunu bir kişiye bulaştırıyorsa, Corona’nın yayılma hızı iki buçuk katı. O yüzden virüse yakalananların kamu yararı niyetine temas ettikleri kişilere bunu teker teker bildirmeleri bekleniyor. Ama bu sorumluluk da hastalara ait bir tercih. Idris Elba ve Tom Hanks gibi. 

Gazetecilerin görevi hastaları deşifre etmek değil; hele hele hastalığın linçe dönüşebildiği durumlarda. Yakın tarih bu “vebalı” muamelesinin nasıl insan hakları ihalelerine yol açtığına dair binlerce örnekle dolu. 

Tek yapabileceğimiz hastanın beyanından sonra kamuoyu adına hesap sormak olabilir; neden bize açıklamadın, neden bizim sağlığımızı tehlikeye attın diye. Ama Zülfü Livaneli olayında böyle bir durum da yok. 4 Mart tarihinde ne Zafer Mutlu ne de Livaneli virüse yakalanmıştı. Yakalanmış olsalar bile bunu bilmiyorlardı. Zaten virüse yakalanmakla virüsü yaymak arasında belli bir süre var. Bu virüs histerisinde etik sorgulamayı da elden bırakmamak gerekiyor. Yanlış mı düşünüyorum? 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • recepaliyuce@gmail.com 5 gün önce Harika. Teşekkürler
    CEVAPLA