Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 
Sanırım o sahneyi hiç unutmayacağım. Birkaç sene önce, tam da yılbaşı üstü uğradığım New York’taki bir barda piyanonun etrafına toplanan, her biri 50-60 yaşın üzerindeki o insanları. Aralarındaki en genç bendim, en sessiz de. Onlar koro halinde piyanistin şarkılarını söylerken ben sadece uzaktan izliyordum. Ortamdaki hüznü görmemek imkansızdı ama. Yaşlılıktan, yalnızlıktan değil ama paylaşılan ortak acılardan hüzün çökmüştü ortama.

Piyanist “Rent” müzikalinin en bilinen şarkısına başladı: “525600 dakika…” Birkaç adım ötede özgürlük hareketinin başladığı Stonewall Inn vardı, sokağın az yukarısındaysa birçoğunun arkadaşlarını, yakınlarını, ailelerini, sevgililerini ölüme terk ettiği ve kolektif hafızada AIDS Hastanesi olarak kalan o bina hala duruyordu. 

Öyle anlaşılıyor ki AIDS krizinin üzerinden koca bir kuşak geçmesinde rağmen biz de yakında arkadaşlarımızın, yakınlarımızın, ailelerimizin, belki de sevgililerimizin ölüm haberleriyle sarsılacağız. AIDS’in ardından aralarında “Rent” müzikalinin de olduğu koca bir hastalık külliyatı kaldı bugüne. Bir sonraki kuşağın hikayesini de işin sonu çabuk gelmezse COVID-19 yazacak gibi görünüyor. 

Şimdiden çekilecek filmleri, yazılacak kitapları, verilen demeçleri gözümde canlandırıyorum. Tabii bir de bugün sesini çıkarmayıp, ileride sanki geçmişte isyan etmiş de sesleri duyulmamış gibi tarihi yeniden yazacakları da tahmin ediyorum. 

AIDS krizinin bu kadar büyümesinin, çözümün bulunmasının yıllar sürmesinin nedeni tehdidin başlarda görmezden gelinmesiydi. Sadece belli bir grubu etkilediği, hatta HIV’nin bu insanlara yaşam tarzlarından, cinsel kimliklerinden dolayı tanrının bir cezası olduğunu düşünenler bile vardı.


POLİTİKACILARIN SUÇU BÜYÜK


O piyano barın yakınındaki hastaneye gencecik insanlar önce vücudundaki lejyonlar, ardından akıl kaybı, aşırı zayıflama, kemiklerin erimesi gibi semptomlarla kaldırılıp orada patır patır canlarını veriyordu. Amerika’yı ise “Amerika’yı yeniden harika yap” sloganıyla seçilen bir film yıldızı yönetiyor ve tehlikenin farkında bile değildi.

O zamandan bu zamana çok şey değişti, daha şeffaf, daha farkında bir dünya var sanıyoruz. Oysa şimdi Amerika’yı “Amerika’yı yeniden harika yap” sloganıyla seçilen bir televizyon yıldızı yönetiyor ve daha ilk günlerde, bu virüs yayılırken o da tehlikeyi küçümsemeye çalışıyordu. Tıpkı AIDS’in sadece eşcinselleri vurduğunun düşünülmesi gibi daha birkaç hafta öncesine kadar Corona’nın da sadece Çinlileri ve yaşlıları öldürdüğü de yaygın kanıydı.

AIDS’in bu kadar öldürücü olmasının nedenlerinden biri politikacılardı. Salgını hafif almaları ve halka sürekli yalan söylemeleri karşı karşıya olduğumuz tehlikenin hafife alınmasına neden oldu ve bedelini yüzbinlerce insan ödedi. Ve halka sürekli yalan söylediler.

Bugün durum farklı mı? 

Birkaç hafta önce hiç kimsenin maske takmasına gerek yok, virüs de havadan bulaşmaz deniyordu. Şimdi bütün bu tavsiyeler tersine döndü, sokağa çıkan herkesten maske takması isteniyor. Bu konuda bile birkaç hafta içinde kendiyle çelişen bilgiler verildiyse kim bilir ileride neler ortaya saçılacak, bugün nelerin gizlendiği ortaya çıkacak diye düşünmeden edemiyorum. 

 

*


İlaç firmalarının iştahı bu virüsü de çözer mi


Kısa bir süre önce Broadway’de izlediğim iki bölümlük, neredeyse yedi saate ulaşan ve yapımcıları arasında Borusan’ın sahibi Ahmet Kocabıyık’ın da olduğu “The Inheritance” adlı oyun AIDS krizinin bugüne yansımalarını işliyor. Bir şekilde bir yerde tekrar perde açarsa yeniden izlemek isterim. Özellikle ilk bölümün son sahnesinde hepimiz toplu halde bu bir ayinmiş gibi dakikalarca ağlıyorduk.

Oyunun ikinci bölümünde zengin, eşcinsel, orta yaşlı ve sağcı baş karakterlerden biri AIDS krizinin nasıl önüne geçildiğine dair pek de popüler olmayan bir teori ortaya atıyor. “Bugüne kadar AIDS’le mücadelenin sokaklara dökülen insanların isyanının bir sonucu, karşılığı olduğu düşünülürdü, ama aslında kapitalizmin bir başarısı,” diyor. Tabii oyundaki diğer gençler, aktivistler de isyan ediyor.

Ama söylediğinde biraz doğruluk payı var. AIDS’in belini kapitalizm ve ilaç firmalarının iştahı kırdı, çünkü milyonlarca hastayı ömür boyu hapa bağlayacak bir fırsat görmüştü serbest piyasa. Bu insanlar hasta değil, ürün satılacak bir pazardı bu bakış açısına göre. Kim ürettiği bir malı sonsuza kadar insanlara satmak istemez ki? 

Bugün artık özellikle Batılı ülkelerde AIDS’ten ölen sayısı epey düştü, HIV’le yaşamaksa eskisi gibi bir ölüm fermanı anlamına gelmiyor. Virüsü tetkik edilmeyecek noktaya kadar azaltacak ilaçlarda epey yol alındı. Ama bu ilaçların ömür boyu alınması gerekiyor, bu da hastaları sigorta şirketlerine mahkum ediyor. Özellikle ABD’de HIV ilaçları cepten almaya kalkmak binlerce dolardan başlıyor, kimse de bunu ömür boyu karşılayacak kadar zengin değil.


HABER OLMAYAN ÖLÜMLER


Öte yandan, dünyada hala yüzbinlerce insan AIDS’ten ölmeye devam ediyor ama haber bile olmuyorlar. Çoğunluğu da ilaca erişimi olmayan üçüncü dünya ülkelerinde yaşanıyor. Batılı ilaç firmaları hastalığın yoğun olduğu kimi Afrika ülkelerine tedaviyi ücretsiz ya da çok daha ucuza temin etmemekte direniyor. Utanmadan “Maliyeti yüksek” diyorlar. Bu vahşeti sorgulayan Amerikalı siyasetçilerin de -Bernie Sanders örneğinde olduğu gibi- bir şekilde önü kesiliyor. Bugünlerde Corona virüsünün Afrika’da insanlar üzerinde test edilmesi gibi korkunç senaryolar bile tartışılıyor.

Eğer tarih bir şekilde yine kendini tekrar edecekse Corona virüsünün de tedavisi buna benzer işleyecek. Bu virüsü ilaç firmaları yarattı demiyorum, ama bu virüsün tedavisi için ilaç firmaları yine üzerinden kar edebilecekleri bir pazar buldular. Üstelik bu sefer demografik çok daha çeşitli ve geniş. Sadece eşcinsellere, Çinlilere, yaşlılara değil Tom Hanks ve Boris Johnson’a da satabilirler ilaçlarını.

Bakarsınız birkaç ay sonra evde oturmanın da bir işe yaramadığını açıklar Trump mesela. Sonra yavaş yavaş aşı bulunur, ölen ölür, kalanlardan imkanı olanlar da aşı tedavisine başlar. Hasta bilgilerinin toplanması, insanlara çip takılması gibi bir sürü ihtimal de var. Günümüzün en kıymetli değeri şahsi veri; krizden fırsat çıkarmaya çalışan kapitalizm için bundan daha güzel zamanlama olabilir mi?

Bilmiyorum.

Ama kesin olarak bildiğim “büyük eşitleyici” denen, yani sınıf, dil, din, ırk tanımadan herkesi vuran Corona virüsünün aşısı topluma eşit olarak yayılmayacağı. Tıpkı HIV’de olduğu gibi birileri kurtulacak, birileri hayatına virüsle ama sağlıklı devam edecek, büyük ihtimalle üçüncü dünya ülkelerinin insanları da ölecek. Giderek adlarını bile duymayacağız, bu virüs haber bile olmayacak. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!