Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması


Yapılmış en iyi dizilerden kaçırdıklarınız varsa…

Friday Night Lights: Okullarda yıllardır okutulan etnografya kitaplarından biri “Friday Night Lights,” sonradan hiç de fena olmayan bir filmi çekildi. Ama küçük Teksas kasabasındaki futbol aşkını anlatan bu hikaye her zaman ama her zaman televizyon dizisiyle ve Koç Taylor’la hatırlanacak. FNL için ben hep “Kadınlar için yapılmış bir futbol dizisi,” dedim ve bu konuda ısrarlıyım. Futbol sadece bir fon aslında; aile arası ilişkiler, küçük kasabanın boğuculuğu, din baskısı, buraları bırakıp daha iyisini başarma arzusu dizinin asıl meseleleri. Her üç bölümde bir hüngür hüngür ağlama garantili. İkinci sezon televizyon yazarlarının grevine denk gelmişti, o yüzden doğrudan atlayabilirsiniz. Ama FNL yayınlandığında kıymeti bilinmemiş bir televizyon klasiği.

The West Wing: Aaron Sorkin’in neredeyse her satırını yazdığı ilk dört sezondan ikisini bütün fanatikleri gibi tekrar tekrar izliyorum ve bölümlerden cümleleri ezbere aktaracak kadar aşinayım. Toby Ziegler, C.J. Cregg ve Josh Lyman gibi Beyaz Saray çalışanları hepimize ABD’yi daha iyi insanlar yönetse hayatımız nasıl olurdu diye düşündürüyor. Üstelik 90’ların sonunda başlayan bu dizinin yarattığı iyi politikacı özlemi hiçbir zaman geçerliliğini kaybetmiyor. Siyasi mesaj ve idealler olarak her zaman döneminin ilerisindeydi TWW, ama 2020’de bile birçok konuda hala çok daha radikal ve devrimci olduğunu görmek dünyanın ayıbı olsa gerek. Dizinin o kadar çok hayranıvar ki hakkında oyunculardan biri podcast bile yaptı. Hala sık sık kadro bir araya geliyor, yenisi çekilecek mi diye bir umut doğuyor. Sonradan başka rollerde devleşen oyuncuları her zaman Beyaz Saray’ın o mükemmel ekibi olarak kalacak. Tabii her zaman için benim de başkanım Martin Sheen’dir.

The Wire: Gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizisi olduğunu tek iddia eden ben değilim. Beş sezonluk “The Wire” sosyal bilimler dalında üniversite bitirip üzerine yüksek lisans yapmak gibi. Belki de bu yüzden üzerinde sayısız akademik çalışma yapılıyor, üniversitelerde ders olarak okutuluyor. “The Wire” bir sistem sorgulaması: Eğitim, yeraltı, sendikalar, medya ve yerel yönetim hakkında. Üç-dört bölümü bir oturuşta izlemek kolay, asıl zor olan gecenin o saatinde bu bölümler hakkında konuşacak insan bulmak. Dizinin bize Michael B. Jordan ve Idris Elba’yı tanıttığını ekleyeyim. En sevdiğim karakter: Omar tabii ki. Marlo’yu oynayan Jamie Hector’u bir gün spor salonunda görüp yüzüne karşı “Oyuncu olduğunu bilmesem senden çok korkmuştum” demiştim.

Six Feet Under: Hepimize televizyon izleme alışkanlığını bu dizi mi kattı acaba? Cenaze evi işleten ailenin hikayesi o güne kadar televizyonda gördüğümüz hiçbir işe benzemiyordu. Son sezonu televizyon tarihinin en iyileri arasında. 2000’lerin başında Elçin Yahşi’yle birlikte çalışırken ona sık sık Los Angeles’tan dizinin kayıtları gelirdi VHS’de. O kadar eskiye dayanıyor bu “6 ft.” bağımlılığı. Yıllar sonra Elçin Yahşi’nin sahibi olduğu “Ekranella” sitesine Yiğit Karaahmet diziyi yeniden izleyip yazmış, biraz eskidiğini ama hala keyifle izlendiğini söylüyor. Çoktandır ben de oturup yeniden izlemek istiyorum. O gün neden bugün olmasın?

Master of None: Aziz Ansari’nin Netflix’e yaptığı dizinin içinde kısa filmi andıran ve tek başına izlenecek bir sürü bağımsız bölüm var. Zeki bir yaratıcıya hiç müdahale etmeden, kendi kafasına bırakarak istediğini yapma fırsatı veren Netflix yöneticileri işin meyvesini de almış. Kendisinin bir başka versiyonunu oynayan Ansari dizide de kendi kıyafetlerini giyiyor, kendi gittiği lokantalara gidiyor, kendisiymiş roller seçiyor. Tıpkı kendisi gibi antipatik ama uzun boylu kankasıylasürekli yemek yiyorlar ve boş boş konuşuyorlar. Ne mi oluyor? Hiç. Dizi ne mi hakkında? “Seinfeld”den ödünç alırsak hiçbir şey.

Ne kadar kötüyse o kadar iyidir derseniz…

Dead to Me: Bütün fenomenler gibi bu dizinin de 10 bölümlük ilk sezonu kulaktan kulağa yayılarak izlendi. Kafa dağıtmak isteyenlerin konsantre olmadan izleyeceği bu çöplük diziyi bir oturuşta bitirmek mümkün. Yakın zamanda yayınlanan ikinci sezonunda da her sahneyi önceden tahmin ediyorsanız ama yine de iyi gidiyor. İki kadının dayanışması, cinayet, zenginlik-fakirlik, aşk üçgenleri.. Ne ararsanız var.

Revenge: Zenginlerin kendi aralarında türlü dolaplar çevirdiği entrika dolu dizilerden geçilmez ekranda; “Hanedan”dan tutun da “Dallas”a kadar külliyat epey yüklü. “Revenge” bu kulvarın hızlı başlayan ama çabuk unutulan örneklerinden. Son sezonlarına doğru iyice sapıtıyor, ama sadece Madeleine Stowe’un duruşunu ve hakaretlerini izlemek için bile değer. İki sezon izledikten sonra bırakabilirsiniz. Yeter de artar bile.

Gossip Girl: Şahsi tarihimde önemli bir yeri var bu dizinin. Medyada beni de doğrudan ilgilendiren çok önemli bir gelişme olduğu sırada evimin salonunda bu dizinin son bölümünü izliyordum. Telefon diğer odada fişteydi ve yerimden bile kalkmamıştım yağan telefonlara bakmak için. Üzerinden yıllar geçtikten sonra ne kadar doğru yapmışım diyorum. Sonuçta iş dünyası, kariyer hesapları, hayatımızı etkileyeceğini düşündüğümüz profesyonel aktörler geçici ama bu saçma sapan dizi ve aldığım zevk kalıcı. Yeniden çekiliyordu bu aralar; hayat normale dönerse güncellenmiş halini yeni bir kuşak izleyecek. Ama orijinalini hiçe saymayın. Chuck Bass’i ne kadar özledim… XOXO: Janet Malcolm’ın yalancısıyım, “GossipGirl” kitapları çok daha terbiyesiz, küstah ve dolayısıyla daha eğlenceliymiş.

Scandal: Beyaz ve Cumhuriyetçi başkan, önce gazeteciyle sonra bir jigoloyla evlenen eşcinsel baş yardımcısı, Başkan’ın siyah metresi, Beyaz Saray balkonunda kızarmış tavuk yiyip kıyafet dolabında sakladığı kavanozdan içkiyi bocalayan first lady, metresin Başkan’dan bile daha güçlü bir gizli servisi yöneten babası, o gizli servisin paralı askerlerinden biri olan metresin sevgilisi… Ve bütün bunlar zaman zaman birbiriye dost oluyor ya da birbirlerinin ayağını kaydırıyor. Birbirleriyle aşk yaşadıkları ya da birbirlerini öldürmeye kalkıştıkları da oluyor. Bir dizi ne kadar absürt, saçma olabilir diye düşündükçe “Scandal” çıtayı biraz daha yükseltiyor çünkü kendi saçmalığının farkında ve o da bizimle eğleniyor. Üç-dört sezon nefes nefese izleniyor, sonra biraz bayıyor ama çöp tenekesi tarihinde önemli bir yeri var.

Reha Muhtar’la Show Haber: Türk televizyonları tekrar furyasına düşmüşken Reha Muhtar’ın eski haber bültenlerinin yeniden yayınlanma zamanı gelmedi mi? Haber bülteni tanımı gereği güncel olmak zorunda ama hiçbirimiz o dönemki bültenlerin haber olduğunu iddia edemeyiz, değil mi? Bugün neredeyse bir haber merkezinde geçen bir parodi dizi, bir “mockumentary” olarak izlenebilir her bir bölüm. Tek sorun bugün bile fazla sürreel gelebilme ihtimali. Benim favori bölümüm: Canlı yayındaki Seda Sayan-Mahsun Kırmızıgül kavgası ve Mahsun’un “Benim ortaklarım Karadenizli” sözü. Muhtar hakkında çok şey söylenebilir ama hiç kimse zekasına ve Türk insanını tanımasına itiraz edemez. Eğer sahiden de habercilik yapmak yerine gerçek özünü bulup dizi yazsaydı bu işten servet yapardı. Ama bir dakika neler diyorum… Reha Muhtar da yalı sahibi olmadı mı? Demek ki o dönem gerçekten dizi izliyormuşuz. Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsak…

“Bir zamanlar aşık olmuştum ama şimdi ismi neydi unuttum” kategorisi…

Ally McBeal: Aslında bu diziyi çöp kategorisine de koyabilirdim, en iyiler arasında da sayabilirdim. Çünkü dünyanın en antipatik (ve kilosu tartışmalı) karakterlerinden “bayan” avukat Ally McBeal’in hikayesi hem çok iyi hem çok kötü. Dizinin en devrimci tarafı ofisteki kadın-erkek karışık tuvalet değildi kuşkusuz. Müzikalle komediyi, aşk hikayesiyle mahkeme dramasını buluşturan kendine özgü bir karışımdı bu feminist çıkış. Televizyon dizilerinde kuvvetli kadın karakterler genelde hep avukat oluyor: “The Good Wife” veya “Scandal”da olduğu gibi. Hukuk bürosunda geçen Ally McBeal’de de kural değişmiyor. Ama duruşmalar kadar aşk hayatı, şarkılar, karakterlerin tuhaflıkları için izliyorsunuz. Lucy Liu, Jane Krakowski ve Portia de Rossi gibi düzenli kadronun arasına Dame Edna da giriyor, Sting de. Robert Downey Jr. ve Jon Bon Jovi esas kızın aşık olduğu erkeklerden sadece ikisi. “Ally McBeal” kendisinden yıllar sonra gelen “The Good Wife”taki gibi çok radikal bir tercih de yapıp baş karakterlerden birini dizide öldürüyor. Fonda çalan Vonda Shephard şarkıları hala aklımda.

Felicity: Aşık olduğumuz kişinin peşinden New York’a gidip üniversite okuma hayalleri kuranlarımız için mükemmel bir gençlik masalı. Bana CNBC-e’li yılları hatırlatıyor bu J.J. Abrams eseri. Evet, o J.J. Abrams. Felicity rolündeki Keri Russell saçını kesmeseydi dizinin kaderi de farklı olurdu kuşkusuz. Yaşlı insan yorumu yapmak adına söyleyeceğim ama: Artık böyle gençlik dizileri yapılmıyor. Bonus: “Buffy the Vampire Slayer.”

Scrubs: İki erkeğin arasındaki aşırı yakın dostluk için kullanılan “bromance” tabiri bu diziden önce var mıydı, yoksa bu dizi sayesinde mi böyle bir kavrama ihtiyaç olduğu anlaşılmıştı… “Scrubs” hastanede geçen iki erkek doktor arasındaki bir aşk hikayesi özünde, ama ikisi de eşcinseller değiller ve televizyon dizisinde izleyip özenmiyorlar. Zaten biz de onlardan bu yakın dostluğunun ötesinde bir şey beklemiyoruz. “Scrubs” da aslında hastane komedisi kılığında bir arkadaşlık hikayesi ve ilk dört sezonu için kusursuz diyebilirim. Sonradan yalpalıyor biraz elbette. Ama bütün gençlik aşkları sonunda yalpalamıyor mu?

Bugüne kadar adını bile duymadığınız iki mükemmel dizi…

Oh Jerome No: Her bölümü 15 dakikadan kısa bu mini dizi bir televizyon deneyi olabilir. Formülü “When Harry Met Sally”de oluşturulmuş bir romantik komedi, ama içine Brooklyn ve hipster’lık serpiştirilmiş. Yine de Mamaoudo Athie’nin varlığı bu fazlasıyla niche diziye ayrı bir güzellik katıyor. Uyumsuz, gerçek aşkı bulamayan bir Brooklyn’li gencin kadınlar konusunda yaptığı yanlış tercihler, hayattaki özgüven eksikliği ve Tori Amos tutkusu.

Enlightened: “İkiz Tepeler”den çok sonra ama bu sene “Marriage Story”le zirveye ulaşan Laura Dern modasından önce yapılmış, unutulmuş bir mutsuzluk hikayesi. Dern her zaman ve her yerde mükemmel, burada da hayatta başarısız olmuş uyumsuz bir kadın rolünde şahlanıyor. Dizi çok mutsuz ve karamsar, o yüzden mi hiç kimse tarafından izlenmedi? Belki de hiçbirimiz bu kadar gerçek olmasına hazır değildik. İnsanı mutlu eden, yüzünü gülümseten bir dizi değil “Enlightened” ve bitince de aydınlanmıyoruz. Ama zaten hayatın trajedisi de WoodyAllen’ın dediği gibi sefil ve korkunç arasında seçim yapmak zorunda kalmak değil mi?

Aradan rastgele bölüm seçip tekrar tekrar izlenip gülünesi…

Parks and Recreation: Corona günlerinde eski ekip yeniden bir araya geldi ve bilmiş önderleri Leslie Knope’un önderliğinde neden evde kalmamız gerektiğini öğütledi bize geçtiğimiz günlerde. Bunu söylediğim için beni vuracaklar ama “TheOffice” tarzı belgesel-hiciv türünün “The Office”ten daha iyi örneği. Mükemmel dizileri diğerlerinden ayıran çok temel bir özellik yan karakterlerin gücüyse, “Parks and Rec” bu konuda çok ileride. Amy Poehler başlı başına bir çekim merkezi ama aralarında şişman Chris Platt, her zaman yakışıklı Rob Lowe ve henüz ünlü olmayan Aziz Ansari’nin de olduğu bu dev kadroda birbirinden itici ve antipatik karakterlerin her birinin kendi öyküleri var. Bazen sırf yan karakterlerin bir cümlesi için izleniyor ama her biri aynı anda da muazzam bir uyum içinde. “Literally” uyum içinde. Diziyi izleyenler neden burada bu İngilizce kelimeyi kullandığımı anlayacak.

30 Rock: Amerika’nın en ünlü iki kadın komedyeni AmyPoehler ve Tina Fey’i ayrı düşünmek mümkün değil, ama yollarının ayrıldığı ilk iş “30 Rock.” Ve Tina Fey’in her zaman başyapıtı olarak anılacak. “Saturday Night Live” tarzı bir skeç komedi programının perde arkasını ti'ye alan, yayınlandığı kanalın patronu, sahibi, yöneticileriyle adını vererek dalga geçen, adını da zaten New York’taki NBC binasından alan bu diziyi hala izlemeyen popüler kültür meraklısı varsa evden çıkmasın. Bir-iki sene önce ilk bölümünden başlayarak sırayla sonuna kadar izledim ve yine gözümden yaşlar geldi. AlecBaldwin ve Tina Fey ikilisi televizyon tarihindeki “Mavi Ay”dansonraki en uyumlu kadın-erkek dinamiği olmalı. Ama “Mavi Ay”ın başarısız olduğu noktada -ikiliyi çok geç sevgili yapmak- “30 Rock” çok başarılı. İkilinin asla işle aşkı birbirine karıştırmasına fırsat vermiyor.

Golden Girls: “Sex and the City”den önce “Golden Girls” vardı ve çocuk yaşımda televizyondan izlediğimde satır arasında kalan ilerici tonu hiç yakalayamamıştım. Samantha’dan önce Blache’ı tanıdık. SATC’deki karakterlerden birinin kahvaltı masasında dün gece yediği sosisi anlatması yayınladığı yıllarda olduğu gibi şoke etmiyor artık. Ama “Golden Girls”ün rastgele bir bölümünü izlediğinizde feminist altmetnin hiç eskimediğini görüyorsunuz. Bir de bel altı espri yapılacaksa, hakikaten bu dizideki gibi yapılsın. “Golden Girls” zamanına göre ileri değil sadece, her zaman çok eğlenceli ve zeki. Büyük ihtimalle RTÜK’e bugün bile fazla gelebilir. Seks konuşan yaşlı kadınlar da değil bütün esprisi, bütün karakterlerin -tıpkı SATC’de olduğu gibi- aslında gay erkeklerin yerini dönemin şartlarına göre monte edilmiş olmaları da. Dizi şartlara uygun olarak her malzemeyi çok iyi kullanmış.

Tek gecelik ilişki misali mini diziden iyisi yok diyorsanız…

Mrs. America: Kötülüğün sıradanlığı var ya, bir de kötülüğün şirinliği olmalı. Çünkü Cate Blanchett’ın canlandırdığı Phyllis Schlafly ancak böyle tanımlanabilir. Cahil, kötü niyetli, manipülatif karakterler vardır ya, ama insanın yüzüne karşı gülerler, “Canım, tatlım, bir tanem” diye konuşurlar ama arkadan çevirmedikleri dolap yoktur. İşte ABD’de feminist hareketin bir numaralı düşmanı, hala kanun karşısında kadın-erkek eşitliğinin tanınmamasının baş sorumlularından Schlafly böyle biri. Cate Blanchett’ten nefret etmek mümkün mü? Schalfly’den de değil. Zaten gericiliğini bu tatlılığıyla saklıyor. Kadının yerinin evi, kocasının yanı olduğunu söyleyen Schlafly pek evde oturmuyor gerçi. Ama birçok ev kadınının beynini yıkamayı beceriyor. “Mrs. America”da Amerikan feminizmin tarihi karakterleri de Schlafly kadar yer kaplıyor. Yıldızlar geçidi kadroda Sarah Paulson, Elizabeth Banks, Tracy Ullman, “Meral Okay” ve “Duygu Asena” rolünde Rose Byrne var.

State of Play: Devlet-medya ilişkileri hakkında yapılmış en iyi dizi desem? Ne yazık ki sonradan Amerikalılar uyduruk bir sinema filmine de aktardılar bu İngiliz mini dizisini. Bazen Hollywood böyle burnunu sokup rezil ediyor malzemeyi. Ama bu mini dizi her bakımdan kusursuz. Şimdi hatırlamıyorum ama izlerken tabii ki aklımdan ‘bizdeki karşılıkları kim’ diye geçirmiştim. Tuğrul Eryılmaz kendisini Bill Nighy’nin oynamasına itiraz eder mi acaba? Sadece karakterler değil, medya ve devletin arasındaki “oyun” ve hesaplar da benziyor. Daha “light” versiyonu için bakınız: “Press.” Daha fazla Bill Nighy, devlet ve medya komploları içinse “Worricker Üçlemesi.”

London Spy: Casusluk, kimyasal ilaçlarla gidilen gece kulüpleri, istihbarat örgütleri, Ben Whishaw ve Charlotte Rampling desem yeteri kadar pazarlamış olur muyum Londra’da geçen yedi bölümlük bu karmaşık casusluk dizisini?

Little Drummer Girl: Sadece John le Carré desem?


Plastik cerrah kocasını uzama engelli erkek dadıyla aldatan eş, tekerlekli sandalyeyle sahneye çıkıp dans eden ve şarkı söyleyen bir lise öğrencisi, konuşma özürlü bir okul müdürü, okulun en yakışıklı erkeğiyle çıkan şişman bir genç kız… Sadece televizyon ya da sinemada değil, gündelik hayatta bile görmezden gelinmeye mahkum, dayatılan ezberlerin ve standartların dışına çıkan ötekiler çağımızın yaşayan en büyük televizyon dehası Ryan Murphy’nin karakterlerinden sadece birkaçı.

“Nip/Tuck”tan “American Horror Story”e, “Glee”den “Hollywood”a bildiğimiz bütün kalıpları yerle bir etmeye ve sürekli üretmeye devam ediyor Murphy. Hollywood’da ilk işe başladığında koca sette kendisi dışında cinsel kimliğini açıkça söyleyen bir kişi bile yokmuş. Şimdi Murphy imparatorluğu LGBT+ topluluğuna hem ekranın önünde hem de kameranın arkasında eşit imkan tanıyor. Trans oyuncular, yönetmenler, siyah veya LatinX karakterler nüfus yoğunluğuna göre değil yeteneğe ve görünürlüğün önemine göre yer alıyor Murphy projelerinde. “Pose”dan “The Politician”a uzanan bu çok çeşitli diziler insanın kendi kimliğinden korkmaması için özgüven aşılıyor.

Yıllar önce “Glee”yi izlediğimde bu lise dizisinin alıştığımız hiçbir şeye benzemediğini görmüştüm; Murphy’nin Netflix için yaptığı “The Politician” ve “Hollywood” devrimin tamamlanmış ürünleri. Murphy’nin bütün numaralarını en iyi kullandığı, bugüne kadarki bütün işlerinden izler taşıyan ürünüyse -bana kalırsa- “The Politician.”

Murphy’nin çoğu dizisi hala anlaşılmamaya mahkum birçok çevrede; bu yüzden yerden yere de vuruluyor. Çok yüzeysel, çok Amerikalı, çok şu çok bu… Ama bütün dâhilerin ödediği bedel bu değil mi? Murphy dizileri elbette abartılı, fazla “camp” ve yüzeysel ama eğlendiri. Ama aynı zamanda dönüştürücü de.

“Glee”deki feminen Kurt’ten “The Politician”da cinsel kimliği geçişken olan ama üzerine bile durulmayan ana karaktere kadar görünürlük konusunda hayatta da dizilerle birlikte ne kadar yol alındığı ortada. Murphy ayrıca “Normal Heart” ve “Boys in the Band” uyarlamalarıyla ondan önce gelen LGBT+ külliyatına saygısını da gösteriyor ve bu klasikleri yeni kuşlaklarla buluşturuyor. Aynısını Versace, O.J. ve yakında yayınlanması beklenen Clinton dizileriyle Amerikan tarihi için de yapıyor.

12 Haziran’da “The Politician”ın ikinci sezonu çıkıyor ve hepimizdeki bu bıkkın ruh haline ilaç gibi gelecek.

Kendi kendime bu ödülü ona teslim ederken başımızdan hiçbir zaman eksik olmamasını diliyorum.

*

Not: Birkaç gün hiçbir şey okumayıp yazmamaya ihtiyacım var. Kısa bir ara…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!