Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Amerika’daki yaklaşan başkanlık seçimleri çok yakından izliyorum. Hatta geçmiş seçimlerden daha detaylı takip ediyorum, çünkü bu seçimin sonucunda hem ülkedeki hem de dünyadaki dengelerin bir daha onarılmamak üzere değişmesi söz konusu. Donald Trump kazanırsa anti-demokratik yöntem ve söylemi benimseyen bir siyasetçi dünyanın örnek demokrasisini bütün kurumlarıyla ele geçirmiş olacak. Bu modelin başka ülkelere nasıl uyarlanacağını, nasıl normalmiş gibi kabul göreceğini tahmin edersiniz.

Seçimlerin işleyişine detaylı bir şekilde baktıkça tek sorunun -zannedildiği gibi- Trump olmadığını da görüyorum. Çok övülen Amerikan demokrasisinin kökeninde birtakım çarpıklıklar var ve bu zaaflar kuruluşundan bu yana bir türü onarılamadı.

Trump seçim sonucunu kabul etmeyecek mi?

Bugünlerde en çok konuşulan konu bu. Gündem yine değişti. Beyaz Saray kriz yönetiminde Başkan’ın sözlerini düzeltiyormuş gibi gözükerek “Adil ve özgür seçim sonucunu kabul edecek,” derken bile kelime oyunu yapıyor. “Adil ve özgür” derken ne kastediliyor? Trump’ın işine gelen mi adil ve özgür sonuç oluyor?

Başkan’ın yapmak istediği çok açık, seçim kaosu yaratmak istiyor. Verilen her oya şaibe düşmesini, işin mahkemede sonuçlanmasını, kendi atadığı yargıçların ona seçimi armağan etmesini istiyor. Aylardır postayla verilecek oyları tartışmaya açmasının nedeni kendisine yakın seçmende, yargıçlarda, seçim kurulu üyelerinde ve benzer etkin kişilerin bilinçaltında soru işareti oluşturmak.

Bir deli ağzına geleni söylüyor diye küçümsenemez Trump’ın sözleri. Aksine, çok planlı bir strateji. Seçim günü sandık başına kendi seçmeninin en ürkütücü figürlerini yığmak, oy vermeye gelenleri ürkütmek, taciz etmek, rahatsız etmek, belki böylece oy vermelerinden vazgeçirmek. Ön seçimlerde kimi eyaletlerde bunun provasını gördük: Trump seçmeni açık açık sandık merkezlerinde toplandı, gelenleri taciz ederek eve götürmeye çalıştı. Zaten oy vermek için iş gününden fedakarlık eden seçmenin kuvvetli bir sabra ihtiyacı var oyunu kullanabilmek için. Bu işin seçim gününe kadar, sandıkla ilgili adımı.

Bir de seçim sonrası çıkması istenen kaos var.

Pennsylvania gibi pek çok kritik eyalette postayla oy sayımı işlemi seçim günü başlayacak, bu da sonuçların 3 Kasım’daki seçim gecesinde açıklanmayacağı anlamına geliyor. Ön seçimlerde bazen haftalar sürdü sayım. Uzun sürüyor, çünkü imzaların teker teker kontrol edilmesi, zarftaki tarihe bakılması, belgelerin doğruluğunun birkaç kişi tarafından denetlemesi gibi uzun işlemler söz konusu.

Sandık başlarında görev yapanlar ya da oyları sayacaklar sıradan insanlar. Bilinçaltları Trump’ın sözleri ve Fox News gibi kanalların çarpıtmasıyla şekilleniyor. Bu isimler sayım sırasında sudan bahanelerle -i’nin noktası yok, imzalar tutarsız çünkü birinde t’nin çizgisi daha uzun vs.- verilen oyları saymama yoluna gidebilirler. 2000 yılına Florida’daki kaos’ta oy pusularında delik tam açılmadı, açılan delikte kağıt parçası hala sallanıyordu gibi neler neler buldular oyları saymamak için. (Meraklısı “hanging chads” diye araştırabilir.)

Bütün bunlar olurken de şimdi Trump yandaşı olan Roger Stone gibi dönemin Cumhuriyetçi Parti operatörleri Florida’daki seçim kurullarına baskı oluşturmak için protestocu yığdı. Takım elbiseli bu figüranlar “Brooks Brothers çetesi” olarak tarihe geçti; takım elbiseleriyle sanki mabul kişilermiş gibi imaj çizdiler. Saymanlar, seçim kurulları, mahkemeler de etkilendi. Sonucu George W. Bush’un şaibeli başkanlığı oldu. (Ev ödevi: “Recount” filmi ve Netflix’teki “Get Me Roger Stone” belgeseli.)

Trump’ın genel stratejisi insanları sandıktan soğutmak. Ne kadar az kişi oy kullanırsa o kadar işine gelecek. Postayla oy kullanmak için başvuranların büyük bir kısmı Demokrat Parti seçmeni, Trump’a oy vereceklerse sandık başına gitme eğiliminde. Geçersiz sayılacak her oy da Trump’ın işine gelecek. Bunu da kimse gizlemiyor zaten.

Böylesi ancak Türkiye’de olur değil mi?

Türkiye’deki demokratik işleyişle ilgili ne derseniz deyin, liderler hakkında ne düşünürseniz düşünün… Bugüne kadar ben bir siyasetçinin açık açık seçmenin oy kullanmamasını dilediğini, oy verme işlemini kasten zorlaştırdığını, daha seçim olmadan sonucunu tanımayacağını söylediğini görmedim.

Seçim sonucunu tanımamanın, İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinde nasıl ters teptiğini de gördük. Sözü sandık söyledi.

Örnek demokrasi olarak madalya verilecek bir ülke değil Türkiye, ama bütün objektif kriterlere göre oy verme işlemi kusursuza yakın işliyor, katılım da birçok ülkenin ilerisinde. Yenilgi üstüne yenilgi yaşayan muhalefet de sandıklara sahip çıkması gerektiğini sonunda öğrendi. Oy vermeye giderken başımıza türlü çeteler gelip etrafımızda dolanıp pis bakışlar atarak, sözlü tacizde bulunarak bizi oy vermekten vazgeçirmeye çalışmıyor. Hele hele siyasetçiler kendi yandaşlarını başka seçmenleri tedirgin etmek için sandık başına gitmeleri için teşvik etmiyor. Aksine seçim günü adeta bir bayram gibi geçiyor.

Amerika’da yaşananları gördükten sonra ülkemizi çok da küçümsememiz gerektiğini düşünüyorum. Hakikaten -en azından- oy verme işlemini daha iyi beceriyoruz.

Asıl sorun Amerika’daki sistemin kökeninde.

Donald Trump demokrasi için tehdit ama asıl çarpıklık sistemin kökeninde. Geleneksel olarak seçim günü Kasım ayının ilk Pazartesi’sinin ardından gelen Salı günü yapılıyor. İş günü, kimse de öyle kolay kolay sandığa gitmek için izin alamıyor. Siyasetçiler yıllardır seçim gününü ulusal tatil ilan etmiyor ama.

Diyelim ki izin aldınız, sandık başına gitmek de ayrı mesele. Yıllar içinde, kritik eyaletlerde özellikle Demokrat Parti seçmenin olduğu yerlerde kurulan sandık sayıları azaltıldı. Bu sene COVID-19 kullanışlı bir bahane oldu sandık sayısını azaltmak için. Ön seçimler sırasında üç-dört saat uzayan kuyruklar oldu. Kimileri direndi oy kullanmak için, ama pek çok kişinin de haklı olarak gözü korktu ve oy vermediler.

Hem sandık sayısını azaltıyorlar, hem de postayla oy verilmesini tartışmaya açıyorlar. Trump’a milyonlarca dolar bağış yaptıktan sonra posta idaresinin başına atanan yönetici zarfların zamanında taşınamayacağını, bu yükü kaldıramayacaklarını söyleyip duruyordu.

İş oy vermekle de bitmiyor, çünkü herkesin oyu eşit değil.

ABD’de seçimi en çok oy alan aday kazanmıyor. Sadece çoğunluğun sözünün geçtiği sistemlerin de çarpıklıkları var, ama ABD’de seçmen aslında 538 kişilik bir kurula oy veriyor. “Electoral College” denen bu kurulda her eyaletin belli ağırlığı var, aşağı yukarı pek çok eyaletin de kime oy vereceği belli. New York ya da California’da zaten Demokratlar kazanacak, o yüzden buralarda pek çok kişi sandığa gitmiyor.

Ama “mor eyaletler” denen yerler var ya… İşte o dört-beş eyalet seçim sonucunu belirleyecek. Siz istediğiniz kadar seçim sürecine katılın, eğer o mor eyaletlerin birinde yaşamıyorsanız vereceğiniz oyun anlamı yok.

Florida çok kritik mesela. Biden ya da Trump bu eyaleti kaybederse ABD’yi kaybedecek gibi gözüküyor. Daha küçük bir eyalet olan Pennsylvania da bu seçimde kritik, çünkü beyaz erkek işçi sınıfı Trump’tan yana gözüküyor. Ülke genelinde üç milyon fazla oy alan Hillary Clinton bir önceki seçimde bu eyaletleri kıl payıyla kaybetmişti; buralarda bir oy bile önemli işte. Bu birkaç eyaletteki birkaç bin oy farkı Amerikan Başkanı’nı belirliyor, çünkü “electoral college” böyle hükmediyor.

Ta en başından bu kurulun oluşturulmasındaki sebep insanların -özellikle siyahların- oy verme haklarını kısıtlamak üzerine kurulmuştu. Sistem tam da kendinden beklendiği şekilde işliyor.

Demokratlar da bu durumdan çaktırmadan memnun. Çünkü Bill Clinton da daha az oy alarak Başkan seçilmişti.

ABD’de geçtiğimiz aylarda darbe oldu ve hiç kimse bu konuda konuşmuyor.

Partilerin Başkan adaylarının belirlenmesi için her eyalette ön seçim var, ama bu ön seçimler her eyalette aynı anda yapılmıyor. Iowa, New Hampshire, Güney Carolina gibi ülkenin genel demografisini temsil etmeyen eyaletlerde ön seçim diğer yerlerden daha önce. Ama buradaki sonuçlar da başka eyaletleri etkiliyor.

Bugün Demokrat Parti’nin başkan adayı olan Joe Biden ön seçimlerin çoğunda çuvalladı, kendisinden çok daha parıltılı adayların gerisinde bitirdi. Ta ki Güney Carolina’ya kadar. Barack Obama’nın Başkan yardımcılığını yapmış olmasının etkisiyle, siyahların ağırlıkta olduğu eyalette bölgenin önde gelen liderlerinin, politikacılarının desteğiyle Güney Carolina’da diğer adaylara fark attı. Bir kez daha ülkenin genelini temsil etmeyen küçük bir azınlık -bu durumda yaşlı siyah seçmen- Biden’a oy verdi.

Güney Carolina’daki ön seçimlerin hemen ardından diğer adaylar teker teker yarıştan çekilmeye başladı, türlü siyasi hesap ve beklentileriyle Biden’ı desteklediler. Tek bir kişi yarışta kaldı: Bernie Sanders. Ama aslında bütün adaylar, Demokrat Parti’nin müesses nizamı, iş dünyası ona karşı birleşti, onun yükselişini durdurmak için Biden’ın etrafında toplandı. Halbuki Güney Carolina’dan sonraki ön seçimlerde aynı adaylar girse belki Biden yine yenilecek, bir başkası aday olabilecekti. Sol dalgadan korkan iş dünyasından kimler nasıl devreye girdi, adaylara çekilmeleri için nasıl baskı yapıldı, ne pazarlıklar döndü kim bilir… Haddinden fazla büyüyen teknoloji şirketlerinin dağıtılması gündemdeydi mesela, Mark Zuckerberg hemen bir adamını adaylardan birinin ekibine soktu. Seçimden ilk çekilip Biden’ı destekleyenlerden biri de o aday, çok bilmiş çocuk Pete Buttigieg oldu.

Güney Carolina’dan sonra başka eyaletlere gelindiğinde seçmenin önünde Joe Biden’dan başka seçenek yoktu. Başka eyaletlerdeki Demokrat Parti seçmeni istedikleri adaya bile oy veremedi. Joe Biden dayatıldı.

Şimdi aynı Biden seçilebilir. Ama aslında atandı. Bu mu Amerikan demokrasisi?

Yaşanan bir siyasi coup d’état’ydı. İlla tank sesiyle uyanmak gerekmiyor.

Çürümeyen tek kurum vardı, o da yok ediliyor.

Anayasa Mahkemesi işte bu yüzden önemli. Çünkü sistem çürük, siyasetçiler yozlaşmış ve demokrasinin işleyişi için tek garanti yüksek yargı. Ama şimdi yargının bağımsızlığı tehlikede. Ronald Reagan’ın Anayasa Mahkemesi’ne yandaş yargıç atamaya başlamasıyla aslında siyasallaştı bu kurum. Başka muhafazakar başkanlar da aynı yolu tercih etti. Şimdi Donald Trump tamamen kendisine hizmet edecek, kendisine bu prestijli atama için ömür boyu minnettar olacak bir üçüncü yargıcı atama peşinde. Gönlünden geçen Florida-2000’in devam filmi.

Florida’da George W. Bush’a seçimi armağan eden yargıçlardan biri olan Antonin Scalia’nın geçmişi Nixon’a dayanıyor, Reagan tarafından ataması yapıldı. Bu atamanın meyveleri de yıllar sonra alındı.

Trump da kendi yargısını oluşturmak istiyor. Öncelikle Kasım ayında seçimi ona armağan etsinler diye. Diğer Cumhuriyetçiler de ona karşı çıkmıyor, onu durabilecekleri halde durdurmuyorlar çünkü işlerine geliyor. Bugün atanacak bir yargıç yarın öbür gün kendi işlerine de yarayabilir.

O yüzden haksız mıyım…

Amerikan demokrasisi dediğimiz bu mu?

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • atacanbulent 1 ay önce Amerika da yasiyorum.Tespitleriniz cok dogru.Birde Amerika'daki basinin hangi akilli yontemlerle taraf tutma stratrejilerinin analizini yapsaniz sevinirdim. :)
    CEVAPLA
0:00 / 0:00