Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ertuğrul Özkök kime laf attı…

Cihangir mahallesinin magazin/gonzo yazarı Tuğrul Eryılmaz’ın T24’teki Cuma günleri yayımlanan köşesinde zaman zaman kullandığı bir bölüm “ucuz sataşmalar.” Gerçi o “cheap shots” olarak kendi ana diline daha uygun bir başlık tercih ediyor. Bugünkü konseptimin esin kaynağı o olduğu için ilk sataşmayı da ona yapayım.

Önceki gün Ertuğrul Özkök’le konuştum, birkaç gündür Cumhuriyet’in içinde yaşanan bir kavgayı yazıyor. “Cihangir magazini yapılacaksa onu da biz yaparız,” diyerek Tuğrul Eryılmaz’a laf attı sanırım. Üstelik Cumhuriyet’te yaşanan “Türk Edebiyatı mı Türkçe Edebiyat mı?” kavgasının taraflarından biri olan Özdemir İnce’nin de “Upper Cihangir”de yaşadığını öğrendim; mahallenin liberal istilasına karşı I. Cumhuriyet’in bayrağını koruyan tek kişi kalmış. Eryılmaz biraz Gonca Vuslateri ve Ahmet Mümtaz Taylan yerine mahallenin bu tarafıyla mı ilgilense? İkisine de itirazım yok ama, her hafta ikisinden başka dedikodu malzemesi olacak karakter kalmadıysa Cihangir’de epey bir konu sıkıntısı var demektir.

Hıncal Uluç ne demek istedi…

Epey bir zaman oldu, yazın tatildeyken Hıncal Uluç’un katıldığı Jülide Ateş’in programını plajda telefonumdan izledim. Hıncal Abi yıllardır televizyona çıkmıyordu, o yüzden baştan sona hiç sıkmadan izleniyor. Bu programdan sonra 2004-2005 yılından kalma bir tartışma da yeniden gündeme geldi: Sezen Aksu neden Hıncal Uluç’a küstü. Belki böyle dedikoduları yeni kuşaklara tekrar tekrar hatırlatmak gerekiyor, yoksa bu kavga çok çiğnenmiş bir sakız. Hıncal Abi programda Sezen Aksu’nun “yazdığı” meşhur mektubu onun “yazmadığını” söyledi, ama kimin yazdığını sadece ima etti. Hiç kimse bu konuyu yazmadıysa benim arşivimde vardır kimin yazdığının yanıtı. Ama çok merak edenler Tuğrul Eryılmaz’ın “Düzeyli Magazin” köşesinden de izini sürebilir. Her hafta sadece baş harfleriyle birilerinden bahsediyor ya, SA’nın yanındaki isimlerden biri.

Jülide Ateş’ten özür dilemeli miyim…

Katili programına alıp meşru bir konukmuş gibi ağılayan Jülide Ateş’in güzellik yarışmasından beri hiç yol almadığını söylemiştim. Hıncal Abi’yle programında bugün kendisinin de güzellik yarışmalarından pek hoşlanmadığını, daha eleştirel baktığını öğrendim. Bu konuda haksızlık yaptığımı düşünüyorum, ad hominem saldırıya gerek yoktu sanırım çünkü o güzellik yarışmasının üzerinden yıllar geçti. Yıllar geçti de bunca zamandır haber işinde olan Jülide Ateş ne kadar ilerledi? Aslında şimdi sunduğu program büyük bir handikap içeriyor: Önceden hazırlanmış 40 soru var, bu soruların dışına çıkılamıyor. Bu bir gazetecilik değil, spikerlik programı. Televizyon gazetecisi soru sorar, bir sorudan başka soru çıkarır ama spiker sadece önünde olanı okur. Ne yazık ki Ateş önünde olanı okumaktan ileri gidemedi. Yoksa Fatih Erbakan’ın Simone de Beauvoir gafına anında müdahale ederdi. Ama Ateş hala sadece önündeki bir diğer soruyu okuyor, bu da programı—bültenlerini bütün medya sitelerine başarılı bir şekilde yaymalarına rağmen—statik kılıyor.

Hazır ol’cu gazeteci böyle dolandırılır…

Bugün biriktirdiğim ve bir türlü sıra gelmeyen notları paylaşıyorum. Hatırlasınız, Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın okuduğu gazeteyi çıkaran, sonradan da başımıza faux-filozof olarak pazarlanan bir gerici gazeteci var. “Polisiz, savcıyız, hemen para yatırın,” diye arayıp dolandırmaya kalkıyorlar ya hepimizi, buna da böyle bir telefona gelmiş. O da koşa koşa parayı yatırmış, sonra da dolandırıldığını anlatıp yakınıyor. Peki neden dolandırıldı? Çünkü devletin önünde hazır ol’a geçmeye o kadar meraklı ki, birisi polis veya savcıyım deyince sorgulamıyor bile. Boşuna sağcıdan gazeteci olmaz demiyorlar; sağcı hiçbir şeyi sorgulamaz.

Had aşmanın Ahmet Hakan hali

“Upper Cihangir”den “Lower Nişantaşı”na gidelim. Ahmet Hakan mahalleye Yozgatspor’dan transfer olalı çok oldu, ama o meşhur deyişteki gibi çocuğu Yozgat’tan çıkarabilirsin ama Yozgat’ı çocuktan çıkaramazsın. Bu sınıf atlama merakının early-2000s’da biraz ilgi çekici tarafı vardı ama şimdi sıktı. Zaman zaman lokanta falan öneriyor, gülünç duruma düşüyor. Kim Ahmet Hakan önerdi diye bir lokantaya gider, düşünmüyor bile. Geçenlerde de modaya el attı, onun moda hakkında söylediği herhangi bir sözün bir kıymeti olabilirmiş gibi Balenciaga’yı eleştiriyor. Anlamamış tabii ki, çünkü nereden bilsin Demna Gvasalia kim, her kıyafet tasarımcının Gürcü kökeninden izler taşıyor, kendi tarihini, ülkesini, yerel dokularını Paris Moda Haftası’na taşıyor. Bunu da inadına yapıyor, bir anlamda anti-moda moda parçaları üretiyor.

Bir televizyon dizisinden çok daha fazlası

Luca Guadagnino’nun “We Are Who We Are” dizisini bir buçuk yıldır bekliyorum, çünkü oyunculardan birini tanıyorum. Ama şu ana kadar ilk dört bölümü yayınlanan bu diziyi bir başyapıt ilan etmemin nedeni Corey Knight değil; ama kaç sene öncesinden tanıdığım Corey Knight’ın hızla büyük bir yıldız olmaya doğru ilerlediği de gerçek. Her bölümünü iki kere izledim WRWWR’ın ama özellikle dördüncü bölümünü izlerken sık sık aklıma gelen Lale Müldür dizesini kendi kendime tekrarladım: “kumsallarda slow ve bee gees / ve bok gibi genciz genciz genciz.” Dizinin yaratıcısı Guadagnino’nun diğer filmlerinde de karşımıza çıkan bazı takıntıları var: anne-oğul ilişkisi, İtalyan sahilleri, aile sofrası ama en çok da genç olmak. Kim bilir ne kadar zamandır, hangi diziden ya da filmden beri genç olmak böylesine, o dördüncü bölümde olduğu gibi önemli bir müzenin en kıymetli tablosu değerinde anlatılmıştı. Konusu falan hiç önemli değil, WRWWR bir dizi olarak sınırlandırılmayacak kadar nevi şahsına münhasır.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00