Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Önce Taksim Meydanı düştü. Hep üzerinde kavga edilen, birilerinin sahip olmak için savaştığı bir simgeydi; fiziksel bir mekandan daha çok simgesel anlamı için mücadele verildi. Şimdi İstiklal Caddesi’ni kaybettik. Gençlerin hayal kurarak bir ucundan diğerine dolaştığı, bir zamanlar cafe’lerinde fikir tartışmalarının yaşandığı, aşkların başlayıp bittiği, sarhoş olduğumuz, uykusuz kaldığımız, suçun, kaosun, ama aynı zamanda canlılığın, bir şehrin ruhunun, atan kalbinin de merkezi olan caddeye çıkmamız denetime tabi artık. Sayılı ve seçilmiş insanlara tanınan bir ayrıcalık gibi sokakta dolaşmak.

Bizi nasıl vurduğunu hala çözemediğimiz, nasıl kurtulacağımızı bilmediğimiz bir virüs yüzünden hepsi. Hayatta kalmak için bu fedakarlığı yapmamız gerektiğine ikna olduk. Bir gün zaten her şeyin normale döneceğini düşünüp sokağa çıkmamaya, evde oturmaya, insan ilişkilerini askıya almaya razı oluyoruz. Sahiden bir gün normale dönecek miyiz? Dönersek her şey eskisi gibi olacak mı? Yeniden İstiklal Caddesi’nde dolaşabilecek miyiz yoksa bugün tedbir olarak başlayan olağanüstü şartlar bir süre sonra kanıksanıp olağanlaşacak mı? İstiklal Caddesi’nde hayal kurmak son 20 yıldır tüfekli polis gözetimindeydi zaten. Normal ve anormal şartlarda. İleride bu tedbirlerden de bir şeyler miras kalacak.

*

İtalyan filozof Giorgio Agamben virüsün yarattığı korkuyu sorguluyor. “Ülkeyi paralize eden paniğin ilk gösterdiği toplumun artık salt yaşamdan başka hiçbir şeye inanmadığı,” diye yazıyor. “İtalyanların hastalanmamak uğruna her şeyi feda edebilecekleri anlaşıldı; normal yaşam şartları, sosyal ilişkiler, iş hayatı, hatta arkadaşlık ve dini ya da siyasi inançlar.” Ona göre salt yaşama bağlılık ya da ölümden korkusu insanları birleştiriyor, ama aynı zamanda körleştirip ayrıştırıyor da. “Başka insanlara, tıpkı veba yıllarında olduğu gibi, potansiyel bulaştırıcı muamelesi yapılıyor ve her ne olursa olsun onlardan en az bir metre uzakta duruluyor,” diye devam ediyor. “Kim bilir daha ne kadar zaman böyle yaşamaya alışacak bir ülkede insan ilişkileri nereye varacak? Hayatta kalma dışında başka hiçbir değeri kalmayan bir toplumdan ne olur?”

Agamben, “sosyal mesafe” kavramının bile her yerde aynı anda çıkıp bir anda kabul gördüğünü, tabirin “normal şartlarda tıbbi bir önlemde kullanılması gereken fiziki ya da şahsi mesafe değil” sosyal mesafe olmasını da sorguluyor. Halbuki bu zor zamanlarda en çok ihtiyacımız olan sosyal ilişkilerimizi korumak, sosyal ilişkilerimiz sayesinde dayanışmak ve süreci atlatmak. Ama fiziksel mesafe önerilmiyor bize, ısrarla “sosyal mesafe” vurgulanıyor ilk günden beri.

Savaşlardan sonra barış zamanlarına tel örgüler ve nükleer santrallerin miras kalması gibi bu dönemden de sosyal mesafenin kalıcı olacağına inanıyor Agamben. Mesafe çoğaldıkça kuvvetli entelektüel tartışma ortamı da azalmış olacak. İtalyan gazeteleri virüs tedbirlerini sorgulayan Agamben için “negazionista” ifadesini kullanıyor—genelde Holocaust inkarcıları için kullanılan bir ifade.

*

Panoptikon bütün mahkumların birbirini gördüğü, tam ortasında da bir kulenin yer aldığı bir cezaevi tasarımının adı. Çember hapishanenin hücrelerinden mahkumlar hem birbirlerini görürler hem de kuleyi. Ama hücreden bakıldığında kulede birisinin olup olmadığını görmek mümkün değildir. Mahkumlara her an gözetleniyormuş korkusu yaratmak için tasarlanmıştır panoptikon.

Michel Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” kitabında aktardığına göre hapishaneyi tasarlayan Jeremy Bentham iktidarın görünür ve doğrulanamaz olması ilkesinden yola çıkar. “Görünür: mahkûmun gözünün önünde tam ortada yer alan kule vardır. Doğrulamaz: mahkûm kendisinin ne zaman izlendiğini asla bilmemelidir ama her zaman izlendiğinden emin olmalıdır.”

Foucault 17. yüzyılın sonunda alınan veba tedbirlerini sıralar: Şehir ve çevre bölgeler kapatılır; ölüm korkusu yüzünden şehirden çıkma yasağı konur; her şehir bölgelere bölünür ve her bölgenin başına denetleyici atanır, denetleyici sokağını terk edilirse öldürülür; herkesin evde kalması zorunludur; her aile kendi erzakından sorumludur, şarap ve ekmek için sokakla evin içine tahta bir kanal kurulur, temin edenlerle temas etmeden bu ürünler eve alınır; et, balık ve sebzeler eve makaralı sepetlerle sokulur; evden çıkmak illa zorunluysa sırayla çıkılır, bir başkasıyla buluşmaktan kaçınılır; sokakta sadece denetleyici dolaşabilir; herkes yerinde kalmaya sabittir, hareket eden canı pahasına bedelini cezayla ya da hastalığın bulaşmasıyla öder.

Bu sistemde denetimin duraksamadan işlediğini anlatır Foucault. Herkes gözetim altındadır; şehrin kapılarında, kent meydanlarında, her mahallede insanların itaatini sağlayacak hatırı sayılır miktarda milisler düzeni sağlar Her gün bölgenin denetleyicisi sokaklardan sorumluların görevlerini yapıp yapmadığının raporunu merkeze verir. Bizzat kendisi evlere gider, içeride yaşayanların teker teker cama gelmelerini ister, böylece kimin hayatta kalıp kimin öldüğünün de hesabını tutar. Herkes bir kafes içinde tutukludur, bir pencerenin arkasından merkezi otoriteye düzenli olarak hesap verir.

Hastalık ceza sistemlerinin gelişmesine yol açmıştır Foucault’ya göre. Cüzamlıların toplumdan dışlanması modern hapishanenin doğuşunda tek kişilik hücrelerin de bir anlamda başlangıcıdır, ardından gelen veba da başka disiplin projelerine yol açar: “Toplumu derinlemesine gözetlemek ve kontrol etmek için oluşturulan kurumlar, gücün yoğunlaşıp başka dallara ayrılması.”

“Cüzamlıların sürgüne gönderilmesiyle vebanın yükselişinin aynı siyasi ülküye hizmet etmedi,” diye yazıyor. “İlki saf bir topluluk, ikincisi disipline edilmiş bir topluma yol açtı. Kusursuz disiplinin işlediğini görmek için iktidar sahipleri vebanın hayalini kurdu.”

*

Bugün filozoflar COVID-19’la mücadelenin de toplumu panoptikona hapsettiğinden endişe ediyor. Virüsün kime nasıl bulaştığını tespit etmek için kurulan temas takibi sistemleri akıllı telefonlar sayesinde muazzam bir bilgi bankası oluşturuyor. Kamu sağlığı adına bizden her adımımız, şehirden ne zaman çıktığımızı, hangi şehirlere gittiğimiz, nerede ne kadar vakit geçirdiğimiz gibi bilgiler isteniyor. Biz de hayatta kalmak ve kendi sağlığımız için bu bilgileri gönüllü olarak veriyoruz. Her gün karantinada olup olmadığımızı kontrol etmek için aranıyoruz. HES kodları, seyahat belgeleri, büyük ihtimalle yakında hayata geçecek aşı pasaportlarıyla hiçbir döneminde bu kadar çok form doldurmamış, gözetime böylesine gönüllü teslim olmamıştık. Arkamızda dev bir belge izi bırakıyoruz.

Maske takmayan turisti sosyal medyadan tespit edip otelinde basarak ceza yazan polis gözetim mekanizmasının küçük bir ağı sadece. Her mahallede böyle birçok resmi denetimciyle birlikte gönüllü muhbirler sayesinde cezaevinin ortasındaki o kule hiç boş kalmıyor. Görsek de görmesek de.

*

Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han’a göre virüs nasıl bir toplumda yaşadığımızı gösteren bir ayna. “Önünde sonunda ölüm korkusuna dayalı olan bir sağ kalma toplumunda yaşıyoruz,” diyor. “Bugün sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline geliyor. Sağ kalma toplumların iyi yaşama duygusunu tümüyle yitirir. Sağ kalma histerimiz sayesinde iyi bir yaşamın ne olduğunu tamamen unuttuk. Sağ kalmak için hayatı yaşanmaya değer kılan her şeyi gönüllü olarak feda ettik: sosyallik, topluluk, yakınlık. Salgın göz önüne alınarak temel hakların radikal biçimde kısıtlanması hiç tartışmasız kabul edildi.”

Han’ın bundan sonra için öngörüleri de hayli karamsar: “Salgın nedeniyle biyopolitik gözetleme rejimine doğru ilerliyoruz. Yalnızca iletişimiz değil bedenlerimiz de, sağlığımız da dijital gözetlemeye tabi olacak. Batı salgın şoku karşısında özgürlükçü ilkelerinden vazgeçmek zorunda kalacak. Sonunda da özgürlüğümüzü kalıcı olarak kısıtlayan bir biyopolitik karantina toplumuyla karşı karşıya kalacak.”

*

Salt hayatta kalmak için yaşamak Türkiye’ye yabancı bir fikir değil. Türkiye’nin kendi vatandaşına artık tek vaadi salt yaşam oldu; hayalsiz, heyecansız, geleceksiz, iyimserlikten uzak, sadece hayatta kalma üzerine kurulu bir ömür. Tam da bu yüzden yasaklar kolaylıkla uygulanıyor, elimizden yavaş yavaş özgürlüklerimiz alınırken de “Buna da şükür,” diyerek sadece hayatta olduğumuzu hatırlayarak, bununla yetinmeyi öğrenerek günlerimizi geçiriyoruz. Oysa sadece sağ kalmak adına hayata tutunmanın anlamını da tartışmak gerek. Hiç evimizden çıkmadan, sokağa bile adım atmadan, ömrümüzü yaşanabilir kılan ne varsa vazgeçerek nereye varabiliriz? Buna ne kadar hayat denebilir?

Not: Agamben’in yazılarını European Journal of Psychoanalysis’den aldım. Ayrıca, New York Times’da Christopher Caldwell’in Agamben portresinden faydalandım. Byung-Chul Han’la Euractiv’de yer alan söyleşinin Türkçe tercümesi Kitap Kriter’de var. Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” kitabının Türkçe çevirisi İmge Kitabevi tarafından yayımlandı.

Not 2: Böyle bir açıklama yazdığıma inanamıyorum, ama Türkiye’de yazarlık yapmanın insanı böyle utandıran tarafları var. Çift tırnak alıntı anlamına gelir, aynı zamanda da ironiye işaret eder. Babıali’de kuşaktan kuşağa ironi yapmamayı, okurun bunu anlamayabileceğini öğretirler. Ama hayat bazen ironiyi kaçınılmaz kılar. Bugünkü yazımın başlığı çift tırnak içinde; hem“alıntı, hem ironi.

Listeye Oscarlı oyuncu Forest Whitaker'ı, yönetmen Steve McQueen'i, Thom Yorke'u da ekleyebilirim. Hatta her geçen gün birinin gözlerinin içine dikkatle bakarak "Aaa o da mı!" diyorum ve yalnız kalmadığımı görüp seviniyorum. Sadece dahi ve çok başarılı insanların alındığı bir kulüp bu, sanırım.

Dikkatli. bakarsanız görürsünüz. Geriye dönüp selfie'lerden takip edebildiğim kadarıyla iki sene önce bir yaz günü olmuş ne olduysa. Bir seneden fazla bunun nedenini öğrenmek için yaptırmadığım test kalmadı: Nörolojik bir sorun da olabilir dendi, tiroide bakıldı, holistik iyileştirici enerji yolladı, hatta biri "Kilodandır," bile dedi. Sonunda hem yurtiçinde hem yurtdışında  gördüğüm birçok doktorun vardığı kanaat uzun yıllar lens kullanmanın göz kapağına zarar verdiği, göz kapağının içindeki kasların yavaşladığı ve düştüğü. Evet aynısı Woody Allen'da da var ama aynı yaş grubunda değiliz. Paris Hilton ve Thom Yorke'un durumuysa doğuştan. Benimki nadiren görülen ama imkansız denemeyecek bir yan etkisi lens kullanmanın. 

İlk tepkim "İşte modern tıp yine bizi kandırıyor, lensin zararları bizden gizleniyor," olmuştu. Ama Weill-Cornell'deki doktorum "Lens insanın yaşam kalitesini artırıyor, böyle bir sorun olduğunda da çözebiliyoruz," deyince ikna oldum. Lisede gözlükten lense geçtiğimde hayatımın gerçekten değiştiğini yağmurlu bir günde fark ettim. Yaz günlerinde güneş gözlüğü takmanın, hava karardığında kafama taşımanın keyfini yaşadım. Göz kapağımda sorun çıkmaya başladığından beri daha fazla gözlük kullanmaya başladım, ama maskeli günlerde bunun nasıl bir işkence olduğunu dışarıya çıkar çıkmaz anladım. Bir de en büyük korkum bir gün "kolormatik" gözlük kullanmak zorunda kalmam; "kolormatik" gözlük yaşlılık belirtisi olarak ak saçtan bile daha korkunç, bir teslimiyetin beyanı adeta.

Bir süredir aynaya baktığımda sürekli göz kapağıma odaklanıyordum; hem kendimin hem de başkalarının göz kapağı takıntı haline geldi. Az uyuduğum sabahlar tek gözümü açamaz halde buluyordum kendimi. Televizyon kamerasına karşı zaman zaman gözlerimi fal taşı gibi açarak iki gözüm arasındaki dengesizliği kapatmaya çalışıyordum. Ama 1- Her zaman tutmuyor 2- Çoğu zaman bu kadar açık göz tuhaf gözüküyor. 

Sonunda bıçak altına yatmaya ikna oldum, ama yazdan beri de beklete beklete bugüne geldik--Amerikan seçimlerinin bitmesini bekledim açıkçası ve hala bitti de sayılmaz gerçi. Kan verirken bile bayılan biri olduğum için 15 dakika süreceği de söylense zaman zaman gözümün açılarak yapılacağı bu küçük operasyondan elbette tedirginim. Ama kar-zarar çizelgesine koyduğumda daha fazla ptosis'le yaşamak istemediğime karar verdim. Bugün o gün, New York Presbyterian'a gidiyorum.

En az bir hafa bir gözüm kapalı olacak. Ben de en az bir hafta yokum, sonrasında da duruma bakacağım. Umarım fazla uzamaz. Görüşmek üzere.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!