Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

New York sanat dünyasının en kuvvetli iki kalemi New York Magazine’den Jerry Saltz ve New York Times’ın baş sanat eleştirmeni Roberta Smith çiftinin bugünlerde gündeminde aşı var. İkili pek çoğumuzdan daha şanslı, çünkü önceki gece evlerinin yakınınki bir aşı merkezinde ilk doz iğnelerini oldular. İkisi de sağlık çalışanı değil; gazetecilik New York eyalet kanunlarına göre “zaruri meslekler” kategorisinde ama her gün sokakta muhabirlik yapmıyorlar. Fakat biri 69, diğeri 73 yaşında olduğu için yeni yönetmeliğe göre aşıya hak kazandılar.

Buraya kadar sıradan gibi gözükse de, bu çiftin aşı olma macerası ABD’de bu süreçte herkesin başının çaresine baktığının, aşının bir yarışa döndüğünün işareti. Çift randevu almadan, rastgele, gece yarısından sonra evlerinin oradaki 24 saat hizmet veren merkeze gidip yetkililere “Elinizde fazla aşı var mı?” diye soruyor. Şaka değil, Saltz’ın Instagram hesabında bizzat anlattığına göre. Tesadüf o saatte kimse yok, elde de aşı var, randevusuz da gelmiş olsalar ilk dozu yapıyorlar.

Bugünlerde New Yorklular birbirine böyle aşı hikayeleri anlatıyor. Tabii aşıyı olabilenler ayrıcalıklı sınıf.

RANDEVUYLA BİLE GARANTİ DEĞİL

Yeni perde açan bir Broadway müzikalinde iyi bir koltuk bulmak, dönemin gözde restoranında masa ayırtmak ya da çorba almak için kuyruğa girmenin yerini bugünlerde New York’ta aşı furyası aldı. Herkes birbirine randevu aldın mı, nerede aşı yapılıyor, neresi müsait diye soruyor.

Eyalet ilk doz aşılamayı iyi yönetemeyince çok kıymetli dozlar boşa gitti, ardından kimin öncelikli aşı olacağı tartışması başladı. Sağlık çalışanlarından bile reddedenler çıkınca aşılar elde kaldı, boşa gitmesin diye el altından öncelikli kategoride olmayanlara yapıldı. Sonunda 65 yaş üstü herkesin aşı yapılmasına karar verildi.

Yönetmelik her an değişebilir çünkü kaos bitmedi. New York’ta aşı olmak için önce ufak bir anket yapıp hakkınız olup olmadığını öğreniyorsunuz, ardından da randevu yarışı başlıyor. Talep çok, randevu sınırlı. Bazen tam bulduğunuz randevuyu onaylarken bir başkası kapıveriyor. Birkaç ayrı web sitesi üzerinden işliyor sistem; belediye ve eyalet ayrı, hepsine ayrı ayrı kayıt olmak gerekiyor. Dev New York eyaletinde sadece şehirde değil, eyaletin başka şehirlerinde de randevu almak mümkün.

Öğrendiğim kadarıyla randevu alıp gidenlere bile aşı garanti değil. Çünkü bazen doz bitebiliyor, o zaman başka bir güne kaydırıyorlar sizi. Randevuyu almak zaten bir başarı, ama ayrıca QR kodu da gerekiyor. Bu QR kodu sayesinde aşı merkezlerinde kimsenin erken gelmeyeceği, kapıda bekletilmeyeceği söylense de hafta sonu bir merkezde saatlerce süren kuyruk vardı. Son aşamada aşı olmaya hak kazandığınızı gösteren belge, yaşınız ya da mesleğinizi gösteren bir kanıt isteyebiliyorlar.

Türkiye’den çok kişinin ABD’ye aşı olmak için gelmeyi planladığını duyuyorum. Her eyaletin kanunu farklı, ama New York’ta aşı olmak için burada yaşıyor olmanız gerekli. Yanlış adres beyanında bulunursanız bir senelik hapis cezası var. Eyaletler kişinin beyanının doğruluğuna güveniyor; Türk kurnazlığının bunu aşabileceğini hesap etmiyorlar elbette.

Pek çok Türk’ün evinin olduğu Florida eyaletindeyse aşı kriterlere uyan herkese serbest. Bu karar hayatını eyalette geçiren Floridalıları çıldırtıyor tabii ki, zira az sayıdaki aşıya bir de dışarıdan talep oluşuyor. Ama Florida’da yazlıkçı nüfusu fazla; orada yaşamasalar bile ikametlerini vergi gibi çeşitli sebeplerden dolayı buraya taşıdılar. Meşhur New Yorklu Donald Trump’ın resmi ikameti Florida, orada oy kullanıyor. Bu hafta da tam zamanlı oraya taşınması bekleniyor. Yine de Florida’ya gidip de aşı olmak garanti değil, çünkü orada da talebi karşılamak mümkün değil. Bir de aşının iki doz olduğunu, arada bir aya yakın süre geçmesi gerektiğini, karantina kurallarını da hatırlatırım.

TÜRKLER HER GÜN ARIYOR

Bütün bunları anlatmamın nedeni zengin Türkler arasında ABD’ye “aşı turizmi” için gelmek için yoğun bir talep olması. Türkiye’yle turizm işi yapan bir tanıdığımdan aldığım bilgiye göre en az beş-altı kişi her gün arayıp ABD’de aşı olabilmenin yolunu soruyor. Kendi ülkelerinde yapılmaya başlayan aşıyı beğenmeyenler parasını bastırıp Pfizer-BioNTech ya da Moderna aşısı peşinde. Yaz gelirken aşı pasaportları, sadece aşı olanlara vize verileceği iddiaları da bir ayağı Avrupa’da olan, yazı Yunan adalarında teknede geçirmek isteyen Türkleri aceleye zorluyor.

Maalesef, parasıyla bile mümkün değil aşı. Zaten şu anda aşı Amerika’da bedava. Her dileyene yazdan, hatta yaz sonundan önce de aşı yetişmeyecek gibi.

Bugünlerde ABD’ye gelip aşı olabilmenin garantisi yok, ama Saltz-Smith çifti gibi şansın yüzüne güldüğü insanlar da var. Her gün aşı merkezlerine gidip “Fazla doz kaldı mı?” diye dilenmek bir çözüm elbette. Çiftin aşı olduğu yere birkaç saat sonra gidip kapıdan çevrilenler de var tabii.

Öyle ya da böyle, tek çözüm beklemek şu aşamada.

Epey oldu, ama ancak sıra geldi. Akademi’nin Kevin Spacey’sinin geçenlerde Orhan Pamuk’un Türkçe bilmediğini iddia eden bir videosu dolaşıyordu. Pamuk’un Türkçesi bitmek bilmez bir tartışmadır, eski sevgilisi bile bana “Benim Adım Kırmızı”daki cümleleri teker teker düzelttiğini söylemişti. Artık doğru mu değil mi, bilmem.

Bir ara Pamuk’un romanlarını İngilizce yazdığı bile iddia edilirdi; bizzat sormuştum, “Keşke roman yazabilecek kadar İngilizce bilsem,” demişti. Elbette Türkçe yazıyor, kimilerine göre zor okunuyor, kimilerine göre de Türkçe değil.

Ben hiçbir zaman Pamuk’un neden zor okunduğunu anlamadım. Hemen herkesin satın alıp sehpada bıraktığı “Yeni Hayat” romanını bir solukta okumuştum. Belki geleneksel Türkçe okura Pamuk’un yazı dili, tek paragraflık uzun cümleleri zor geliyor olabilir.

Bunun nedeni Pamuk’un İngilizce okuyup Türkçe yazması olabilir mi? Robert College’den beri Pamuk ağırlıklı olarak İngilizce okuyor, kütüphanesi, masasının üstü İngilizce kitaplarla dolu. Kültürel tüketimi İngilizce, üretimi Türkçe olunca da ortaya zaman zaman “dublaj” bir dil çıkabiliyor.

Bu durumu çok iyi biliyorum, çünkü benim de zaman zaman benzer bir sorunla karşılaştığım oluyor. Mesela bu sayfada ve başka platformlarda köşe yazılarımı sesli dinleyebiliyorsunuz, ama hemen hemen hiçbir zaman benim kendi kafamdaki ahenkle yazıyı seslendirenin vurguları birbirini tutmuyor.

Mesleğin ilk yıllarından kalma alışkanlıkla yazımı bitirir bitirmez bazen sesli, bazen içimden sesliymiş gibi kendi kendime okuyorum akışı tutturmak için. Bazen tutmadığı oluyor, bazen aceleden ahenkle uğraşmaya vakit olmuyor. Yazılı bir metnin sesli okunması başlı başına problem zaten, ama bir başkası seslendirdiğinde yazarın kendi kurduğu melodinin, notanın aktarımda kaybolması kaçınılmaz.

Benzer bir durum Orhan Pamuk’un romanları için de geçerli mi acaba? Onun kurduğu notalar bir başkasının zihninde farklı bir melodi mi oluşturuyor? Belki Pamuk’un Türkçesi geleneksel dilcilere yabancı geliyor, ama ironik bir biçimde yabancı dil bilenler rahat rahat okuyor onu sanki.

Öte yandan, asla ama ahengi olmayan bir yazara örnek vermem gerekirse bu tartışmayı başlatan İlber Ortaylı’yı işaret ederim. Herhangi bir yazısına başlayıp sonuna kadar getirmek mümkün değil. Hakkı Devrim bir keresinde “Onda bir sentaks sorunu var,” demişti bana. Seçtiği kelimeler, o kelimelerin sıralaması, birbirini takip eden cümlelerin uyumsuzluğu okumayı güçleştiriyor. Belki de bu yüzden Ortaylı daha çok sözel bir aydın; konuşmalarıyla daha çok seviliyor.

 

 

Türk basınına: Türkiye’deki kullanıcıların dirayeti yüzünden geri adım atmadı kullanıcı sözleşmesi konusunda WhatsApp. Zaten bu kullanıcı sözleşmesi sadece Türkiye’yi hedef almıyordu—AB’nin yasaları ve o ülkelerdeki uygulama ayrı. ABD’de de aynı sözleşmeyi dayattı uygulama, çünkü Apple’ın iOS 14 sürümü app’lerden veri toplama konusunda daha şeffaf olmalarını talep etti. WhatsApp’in veri toplaması da bütün dünyada tepki çektiği için geri adım attı.

 

Oksijen gazetesine: Bir gazetenin ilk sayısında çok fazla hata olur, ama bu kadar bariz hata olunca hoş görmek zor. Gazete “Whatsapp” diye yazıyor uygulamayı; hatalı ama neyse… Asıl “What’s up” ifadesinin Türkçedeki karşılığını yazmışlar, hem de üst başlıkta: “İngilizcede yanlış giden bir şeyler olduğunda kullanılan soru kalıbıdır. What’s up derseniz ters gideni ya da onu endişelendirenin ne olduğunu soruyorsunuzdur.” Bu gazetenin ağırlıklı hedef kitlesi yabancı dili olanlar, değil mi? “What’s up” her şekilde kullanılan, her yere çekilen bir ifade: ‘Naber, ne var ne yok’ anlamında… İyi giden bir şey olduğunda da, kötü giden bir şey olduğunda da kullanılır, “sup” diye kısaltılır. Milyarlarca dolarlık bir şirket herhalde endişeli bir ifadeyi marka olarak seçmez değil mi? Ayrıntılar önemlidir.

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00