Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Galatasaraylı futbolcu Ryan Donk’un seks partilerinden bıktığını söylüyor kulübün başkanı. Doğru mu değil mi bilmiyorum, ama haberi okuduğumdan beri kendi kendime bir yandan gülüyorum bir yandan da “Adı Donk olan birinden seks partisi dışında ne yapmasını beklersiniz?” diyorum.

Bu seks partisi haberlerini Galatasaray kulübü yalanladı; eski tip bir asparagas olabilir. Zira bu haberle argodaki “donk” sözcüğünün anlamı arasında bağlantı kurmamak mümkün değil. “Donk” erkek cinsel organı demek İngilizcede. Öyle sıradan bir erkek cinsel organı da değil, eşek anlamına gelen “donkey” kelimesinden türetilerek ortaya çıkmış bir argo ifade. Amerika’da bir zamanlar eski arabaların dev gövdesi için kullanılıyordu, bir kadının büyük kalçası anlamına geldiği de söyleniyor. Ama bunlar daha nadir, öyle ya da böyle çağrışımı büyük ve cinsel.

Seks partileri haberi yalansa, kelimenin anlamı bilinerek yazılmışsa yaratıcı bir asparagas. Haber doğruysa bu kadarını hayal edemeyeceğimiz türden bir tesadüf. Bilinmeden uydurulduysa daha da tuhaf.

Türkiye’nin genel olarak başkalarının seks hayatına aşırı ilgisi var. Konunun muhataplarından biri siyah bir erkek olduğunda bu merak daha tuhaf bir hal alıyor. Pascal Nouma bir maçtan sonra elini şortunun içine soktuğunda radyolarda falan koca koca adamlar adeta travma geçirmiş, cinsel organı hakkında yorum yapmaya başlamıştı. İçten içe bir merak, bir kıskançlık, kendi eksikliğinin intikamını hissetmek mümkündü. Donk haberlerini görünce de benzer bir erkek travması aklıma geldi. Bundan sonrası psikanaliz gerektiriyor.

İki ayrı evde yaşayan ilk ünlü çift

Fazıl Say ve eşi Ece’nin evli olmalarına rağmen iki evde yaşamaları şöyle bir tartışıldı. Ama Say çifti bu konuda yeni değil… Kamuoyu önünde evli oldukları halde kendi evlerinde yaşamaya devam eden meşhur bir çift daha vardı, hem de 2000’lerin başında.

Ayşe Arman ilk eşiyle evliliğini bir zamanlar nasıl anlatmıştı:

“Zafer’le evlilik öncesi oturmuş, bir takım kararlar almıştık. Hayatlarımızı birleştirecektik ama evlerimizi değil. Haftanın dört günü o bana ait olacaktı, üç günü kendisine. Sokaklarda uyuyamayacağı için de adresi, kendi evi olacaktı. Özel durumlarda, acil durumlarda taraflar birbirlerinin yardımına koşacaklardı ama tabii ki saygı sınırları muhafaza edilecekti. Telefon etmeden, program öğrenmeden, çat kapı gelmek yoktu. Ama birlikte olunduğunda da dibine kadar birlikte olunacaktı. Taraflar birbirlerine büsbütün uyumlu davranacaklardı.” (2 Nisan 2001, Hürriyet.)

Arman ayrıca iki evi olan evlilerin Batı’da giderek daha çok tercih edilmeye başladığını gösteren bir araştırmaya da yer veriyor köşesinde. İki ayrı evin sonucu mu bilmiyorum, ama bu evliliğin bittiğini hatırlatayım.

Torpilli övgü?

Önceki gün Hürriyet gazetesinde arka arkaya adları bilinen iki oyuncu kadın hakkında abartılı övgüler okudum. Sahiden de hak ediyor olabilirler. Ama bu isimler yayın yönetmeninden torpilli olduğu için mi övüldü, diye de düşünmedim değil. Zira ikisinin de adı eskiden Hürriyet’in şimdiki yayın yönetmeniyle aşk yaşamalarıyla anılmıştı. Belki yazanların aklından dahi geçmiyordu, belki şimdi bu ihtimali dillendirince ister istemez içlerine kurt düşürmüş oldum. Sorun şu: Gazeteciliği sınıf atlamak, geçmişten gelen açlığını tatmin etmek, ünlü kadınlarla birlikte olmanın aracı olarak kullanmaya başladığında mesleğini çürütürsün, her satırının altında ne gibi bir çıkar, plan, torpil yattığını düşündürürsün.

Livaneli’ye de haksızlık

Oksijen gazetesinin kitap sayfasında iki haftadır Zülfü Livaneli’den bahsedilmiyor. Gözden mi kaçtı acaba? Zira ilk sayısından beri haftalık gazetenin kitap sayfasında düzenli olarak Livaneli’nin ya bir kitabıyla ilgili bir haber var, ya da haftanın seçmelerine konuyor. Her hafta. Düzenli olarak.

Şaka bir yana, Livaneli en güzel yazılarını her hafta Oksijen’e yazıyor. Kitapları da çok beğeniliyor, çok okunuyor. Her hafta illa bir de kitap sayfasına sıkıştırmak şart değil. Bir kere inandırıcılığı kalmıyor. Dahası Livaneli’nin böyle bir eş-dost övgüsüne ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum. Yapılacaksa da daha usturuplu olabilir. Böyle okurun gözüne sokmak Livaneli’ye haksızlık.

Asıl kavuk

Hıncal Uluç kavuğunu devretmeyi düşündüğü ismi açıklayınca etrafımdan “Bak sana devretmiyor,” diye takılanlar oldu. Ne yalan söyleyeyim, asıl gözümdeki kavuk onunki değil Erkan Özerman’ınki. Eğer o kavuğunu bir Paris akşamında bana devretmezse o zaman gerçekten üzülürüm.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00