Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Jimmy Carter pek sevilmez Türkiye’de, özellikle sol kesim 12 Eylül darbesini onun yaptırdığını düşünür. ABD’de pek sevilmediği varsayılır Carter’ın; başkanlığı bıraktığında desteklemeyenlerin oranı yüzde 70’in üzerindeydi. Okullarda tarihin en kötü başkanı olarak anlattıklarını duydum. İkinci kez seçimi kazanamadığı için Demokrat Parti’ye büyük zarar verdiğini, partinin ta Clinton’a kadar bir türlü toparlanamadığı da düşünülür. Bilmediğim Clinton ve Obama’nın da Carter’dan pek hoşlanmadığı, onunla görüşmedikleriydi. Dünkü New York Times’da Maureen Dowd yazınca öğrendim, Carter’da görev yaptığı sırada Obama’nın e-mail adresi bile yokmuş.

Carter’la ilgili genel kanı böyleyken geçen hafta Joe Biden görevinin 100. gününü Georgia eyaletinin 635 nüfuslu Plains kasabasında geçirdi. Burada fıstık ve pamuk tarlalarında yetişen Carter hala aynı yerde yaşıyor. Biden çifti adeta Demokrat Parti geleneklerini bozarak evlerine misafir oldular. İddialara göre 96 yaşındaki Carter’a bir veda ziyaretiydi bu, ama Beyaz Saray eski başkanın bilinen bir sağlık sorunu olmadığını söyledi. Dowd’a göre bu ziyaretle bir anlamda Carter’ın itibarı iade ediliyor, kıymeti şimdi anlaşılıyor.

Bugünlerde Atlanta Film Festivali’nde gösterilen “Carterland” adlı belgesel – sitelerinden kiralayıp izleyebilirsiniz – de Carter’ın tarihin en kötü başkanı değil, bilakis belki de kurucu babalardan sonraki en iyi başkanı olduğunu anlatıyor. Jimmy Carter zamanının çok ilerisinde, bugünden bakıldığında ne dese doğru, her adımı yerinde ama görevdeyken anlaşılamamış bir başkandı.

DOĞRU İNANDIĞINI YAPTI

“Kuzuların Sessizliği”nin yönetmeni Jonathan Demme de daha evvel “Man from Plains” adında bir Carter belgeseli çekmişti. Başkan’ı “Palestine: Peace Not Apartheid” kitabının turnesi sırasında adım adım takip etmiş, filtresiz gösterme ayrıcalığına sahip olmuştu. Eski Başkan özel uçakla seyahat etmiyor, kabin bagajını kendisi taşıyor, bir politikacı değil de daha çok şehirden şehre konuşma yapmak isteyen bir düşünür portresi çiziyor.

Carter kitabında İsrail’in Batı Şeria sınırları içindeki işgali ve duvar inşasını Güney Afrika’daki ‘apartheid’ (ırka göre ayrım) politikasına benzetmesi İsrail’i, Amerikan Yahudilerini ve de medyayı çıldırtmıştı. Kitabı hiç okumayanların sadece adından dolayı Carter’a nasıl saldırdıklarını görüyoruz belgeselde.

“Sen bir hiçsin, bir zavallısın, aptalsın,” diye kendinden geçmişçesine hakaret bile ediyor bir gösterici Carter’ın konuşma yapacağı bir yerde. Yahudi entelektüellerinin okulu Brandeis Üniversitesi başkanın bedava konuşma yapması önerisini reddediyor. Medya kitabın içeriğindense Carter’ın kişiliğine yönelik ‘ad hominem’ saldırılarla itibarını zedelemeye çalışıyor.

Demme’nin filminden yansıyan Carter ise inandığı yoldan dönmeyen, doğru bildiğini yapmakta kararlı, görüşleri ana akım rüzgarlara göre şekillenmeyen bir lider. Koca ülkenin medyası onu hedef aldığında bile geri adım atmıyor, çünkü söylediği her şeyin doğru olduğunu biliyor.

Popüler tarih Carter’ın mirasını da tek bir dönem görev yapması ve seçimi kazanamamasıyla açıklama yanılsamasına düşüyor. Oysa “Carterland” belgeseli Carter’ın daha 80’lerin başında bugünün bile ilerisinde bir vizyoner olduğunu, o dönem de doğru bildiği uğruna seçim kaybetmeyi bile göze aldığını gösteriyor. Belgeselde konuşanlardan biri “Carter’ı dinleyip dediklerini yapsaydık bugün küresel iklim krizimiz olmazdı,” diyor. Henüz moda değilken küresel ısınma tehlikesinden bahseden, Beyaz Saray’a güneş panelleri taktıran Carter’dı. (Reagan o panelleri göreve gelir gelmez söktürdü.)

Bugünlerde herkes karbon ayak izini azaltmaktan bahsediyor. Carter ta o yıllarda ekranlardan Amerikan halkına enerji tüketimini azaltmayı, toplu taşıma kullanmayı, gerektiğinde yürümeyi öneriyor. O yıllarda ABD ciddi bir petrol sıkıntısı çekiyordu, ama Carter’ın dediği gibi petrol bağımlılığını azaltsa sonraki yıllarda Ortadoğu’daki lüzumsuz savaşlara da girmek zorunda kalmayacaktı.

Yine popüler tarih Carter’ı İran’daki rehine krizini iyi yönetememesiyle yargılıyor. Demme’nin filminde bu konuyla ilgili bir soruya “Elimde iki seçenek vardı, ya pazarlık yapmak ya da İran’a bomba ve füze yollayarak on binlerce insanın ölümüne neden olmak,” diye yanıt veriyor. “Eğer bombalasaydım rehineler anında öldürülürdü, bugün de Irak’la olduğundan çok daha büyük bir sorun yaşanır, hatta belki Amerikan Ordusu hala İran’dan çıkmamış olurdu.”

Carter hep barışa inandı, bu yüzden de İsrail ve Mısır arasında tarihi imzanın atılması için Camp David’de sabahlara kadar çalışıp başardı. Panama Kanalı’nda Panama’nın da hakkının olduğunu teslim edip bu yönde anlaşma yapması Güney Amerika’da çıkması muhtemel bir savaşı engelledi. Zaten görev yaptığı dört yıl boyunca tek bir Amerikan askerini öldürmeyen bir başkandı o. Ama bütün bunlar ona seçime mal oldu, tarihin doğru yerinde durması hep puan kazandırdı.

“Make America Great Again” sloganıyla seçilen Ronald Reagan’ın Amerika’nın en başarılı başkanlarından biri olduğu düşünülür, bu da ekonomik büyümeye bağlanır. Oysa “Carterland”in ortaya koyduğu ekonomik kriz sırasında Carter’ın uygulamaya başladığı programın Reagan döneminde sonuç verdiği. Kemal Derviş politikalarının AK Parti’nin ilk dönemlerindeki ekonomik kalkınmaya etkisi gibi.

SANDIK DEĞİL İNSAN

Bizde Carter’ın bir muadili var mı, diye düşünüyorum ama bulamıyorum. Doğruyu yapmak adına seçim kaybetmeyi dahi göze alabilecek bir lider… Ortalamayı, dengeciliği reddedecek, ülkenin önüne ilerici bir vizyon sunacak bir isim. Carter dünyada da ilk ve sondu galiba.

Büyük bir umut olan Obama ilk döneminde ikinci kez seçilmeyi düşünüyordu, yeteri kadar risk alamadı. İkinci döneminde de Kongre’yi kaybettiği için eli kolu bağlandı ve çok ortada, fazla tedbirli davranan bir başkan olarak ayrıldı Beyaz Saray’dan.

Biden o dönemin hatalarından ders almışa benziyor; belki koltuğu korumayı düşünmeden, ne pahasına olursa olsun icraatı ön planda tutan bir başkan olabilir. ABD üzerinden 40 sene geçtikten sonra nihayet Carter’ın vizyonunu anlamaya başladı. Biden’ın ziyareti de boşuna değil, büyük ihtimalle tek dönem yapacağı başkanlığından ayrıldıktan sonra Carter gibi anılmak istiyor. Sandığı değil, insanı düşünen bir başkan olarak. Kim bilir, belki bu sayede sandığa tapınmayan, doğru bildiğinden taviz vermeyen yeni bir politikacı kuşağı da doğar. Carter’ın dünyaya son yaptığı iyilik de bu olur, yıllar sonra anlaşılır.

*

Not: Üzerinde uzun uzun yazılabilir, ama 12 Eylül’ü Carter’ın yaptırdığı iddiası karakterine pek uymuyor gibi. Beyaz Saray günlüklerinde ve o dönemin programında ne 12 Eylül günü ne de öncesi-sonrasında Türkiye’yle ilgili bir şey geçiyor. Darbe olduğunu da müzikal izlerken öğreniyor Carter. Dahası, başka ülkelerin içişlerine müdahalenin ters teptiğini biliyor; Güney Amerika’da Nikaragua gibi ülkelerde ABD’nin seçimlere karışma çabalarını yüksek sesle eleştirmişliği var. Kendi dış politikası da Amerika’nın istediklerini dikte etmesi değil ülkelerle karşılıklı uzlaşma üzerine kurulu. Tabii bütün bunlar ABD’nin başka kurumlarının Türkiye üzerinde farklı gündemleri olmadığı anlamına gelmemeli. Beyaz Saray, Dışişleri, CIA her zaman aynı fikirde, çizgide değil. Nitekim CIA’ın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze de zamanında Mehmet Ali Birand’a “Washington’ın darbeden memnun olduğunu, askerlere yapın demediğini ama yapmayın da demediğini,”söylemişti.

Yeri gelmişken; Henze’ye ithaf edilen “Our boys did it,” (Bizim çocuklar yaptı) cümlesiyse bir çarpıtmadan ibaret. Darbeyi Henze’ye veren görevli “Boys in Ankara did it,” (Ankara’daki çocuklar yaptı) diyor. Cümlenin aslı bu.

*

İzin notu: Rutin bir sağlık işlemi yüzünden bir-iki gün yazamayacağım, o yüzden ufak bir ara veriyorum.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00