Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Uğur Dündar’ın büyük oğlu Bora bir-bir buçuk yaşındayken ailece kısa bir tatile çıkıyorlar. Daha yeni seyahatten gelmişler aslında, ama evde de tadilat var, mecburen yine yola düşmeleri gerekiyor. Yakın bir yer akıllarına geliyor, Şile’ye gidiyorlar. Dündar gitmeden önce Belediye Başkanı’nı arayıp kalacak otel soruyor; oda servisi ya da tesis tavsiyesi için değil, sahibi şaibeli olmasın, mafyaya bulaşmasın, ileride “Uğur Dündar bile kaldı,” denmesin diye. Kimin aklına gelir, değil mi? Sonunda bir otel buluyorlar, ailece Şile’ye gidiyorlar. Hava soğuk, denize girilecek gibi değil. Gündüzleri yürüyüş yapıyorlar, Bora çocuk parkında oynuyor. Parkın az ilerisinde ayrı, özel bir bölüm var. Dündar da merak ediyor; bu özel bölgede havuz başında birtakım adamların toplandığını görüyor, soruşturunca arazinin sahibinin Sedat Peker olduğunu öğreniyor.

Pek çoğumuz böyle bir durumda işimize bakarız, seyahatimize kaldığımız yerden devam eder, karşılaştığımız bu durumu da belki ileride ya anekdot olarak anlatırız ya da unuturuz. Uğur Dündar ise önceki gün televizyonda aktardığına göre hemen otele dönüyor, apar topar Şile’den ayrılıyor. Paranoya mı, abartılı bir tedbir ve kuşkuculuk mu? Yoksa iyi bir meslek dersi mi? Gazetecilikte hepimizin ilk korumamız gereken ismimiz sonuçta.

GAZETECİDEN DOST OLUR MU

Şile seyahatinden bir süre önce, Bora’nın doğduğu sene çalıştığım Akaretler’deki kısa ömürlü bir gazetenin kültür-sanat şefinin hiç böyle kaygıları yoktu. Zaman zaman Çarşı’daki bir kebapçıda ya da çevre café’lerden birinde “reisten” haber getirir, “reis” gibi biriyle takılabilecek biri için fazla geveze bir izlenim çizer, durmadan anlatır, ortamın ağabeylerden “Haşo” da merakla dinlerdi. “Reis” ve futbolcuların dostluğunu falan ta o yıllarda çaktırmadan kulak misafiri olduğum bu sohbetlerden öğrendim, bir yerlere kaydettim tabii. Böyle şeyleri hep kaydederim, çünkü malzemenin bir gün lazım olabileceğini bilirim.

“Eğer çok aptal ya da çok kendini beğenmiş değilse her gazeteci yaptığı işin ahlaki açıdan savunulamaz olduğunu bilir.” Çarşamba günü hayatını kaybeden Amerikan gazeteciliğinin en önemli isimlerinden Janet Malcolm’ın en bilinen, en çok alıntılanan cümlesi bu. “The Journalist and the Murderer” kitabı böyle başlıyor ve sayfalar boyunca cinayetle suçlanan bir doktorla onun hikayesini yazmak için görevlendirdiği gazetecinin karşılıklı çatışmasında değişen ahlaki rolleri sorguluyor. Kitabının ilk öznesi olan gazeteci hemen her ortamda katil doktorun dostuymuş gibi davranıyor, onunla kutlamalara katılıyor, güvenini kazanıyor, kısa sürede sırdaşı oluyor. Doktorun da gazeteciye ihtiyacı var, çünkü kendisini onun üzerinden aklayacak, onu tavlayıp hakkında iyi bir şey yazdıracak ve böylece belki de cinayetten mahkûm olmayacak. Ancak gazeteci de uzun süren bu “sahte dostluk” sırasında kuşku duymaya başlıyor, doktorun cinayeti işlediğinden emin oluyor, hakkında yazdığı kitapta da onu suçlu gösteriyor.

Janet Malcolm cinayet davasıyla ilgilenmiyor. Onun ilgisini çeken doktorun gazeteciye açtığı tazminat davası, hikayesini yazmak için anlaştığı kişinin onu arkasından vurduğunu iddia etmesi. Malcolm’a gazeteciliğin ahlaki açıdan savunulabilir bir tarafı olmadığını söyleten durum da bu: Gazetecinin görevi haber kaynaklarıyla arkadaş olmak değil, doğru bildiğini yazmak. Bu uğurda arkadaşlık ahlakına sığmayacak bir ilişki biçimi kurulması da mesleğin gereği.

Tıpkı terapist ve hastası arasındaki gibi asimetrik bir ilişki bu Malcolm’a göre. Bu denklemde güçlü olan terapist hastasını sorduğu sorularla yönlendirebiliyor, teslim alıyor, ilişkiyi kontrol ediyor. Benzer şekilde de asıl güç gazetecide. Haber öznesine istediğini sorabilme ayrıcalığına sahip, kendisi hakkında hiç bilgi vermeden onun ağzından işine yaracak ne varsa almak için her dakika tetikte.

HAKİKAT UĞRUNA HERKES SATILABİLİR

“Gazeteci ve Katil” yayımlandıktan sonra en çok itiraz edenler de gazetecilerdi; Malcolm’ın tartışmayı kızıştırmak için bile bile provokasyon yaptığını anlamayıp kendilerinin iyi, ahlaklı insanlar olduğunu anlatma yarışına girdiler. Ancak Malcolm’ın kitabı 90’lardan bu yana her gazetecilik öğrencisinin ilk okuduğu klasiklerden birine dönüştü—daha iyi bir gazetecilik kitabı sanırım yok.

Malcolm’ın dehası dev külliyatı boyunca ne yazarsa yazsın gazeteciliğin işleyişini de irdelemek, hatta sorgulamaktı. Onun gözlemlerinden çıkartılması gereken ders gazeteciliğin tek sadakatinin hakikate olduğu gerçeğiydi. Hakikat uğruna herkes ama herkes satılabilir.

New York Times yazarı Thomas Friedman’ın Maureen Dowd köşe sahibi olduktan sonra verdiği tavsiye çok önemli: “Mevcut arkadaşlarına sıkı sıkıya sarıl, çünkü bundan sonra yeni arkadaş edinemeyeceksin.” Kendi adıma mevcut arkadaşlarımın bile üzerine sifon çektiğimi söyleyebilirim. Oysa Türkiye’de pek çokları için köşe yazarlığı yeni arkadaşlıklar kurma, ilişkiler inşa etme, sosyal merdiveni basamak atlayarak tırmanmanın aracı olarak kullanılıyor. Oysa bütün bunların “sahte dostluk” olması gerekir. Pek çok gazetecinin hakikat uğruna köprüleri yakmaya yanaşmadığı ortada, bu yüzden de medya düzeni çöküyor.

Kim ahlaklı, kim değil, buna kim karar verir?

Çocuğunun oynadığı parkın kamuya açılmış kısmının bir dönem Sedat Peker’e ait olduğunu öğrendiği anda sadece parkı değil şehri terk eden Uğur Dündar bir yanda. En yakınının yolsuzluk yaptığını öğrense sabaha karşı bu yaşında bile gemisine baskın yapmakta tereddüt etmez. Bir de onun zıttı, övüne övüne reisle ettiği sohbetleri anlatan... Adını yazmadım, çünkü adı yok. Çünkü artık medyada yok.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00