Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“Angela Merkel anneme sürekli ‘Ne olacak bu senin oğlunun hali,’ diye soruyor.”

Söylediği en büyük yalan bu muydu, emin değilim, ama yalan olduğuna şüphe olmayacak en net cümlesiydi. O ana kadar söylediklerine inanmak yine de mümkündü: Ailesinin Almanya’da çok zengin olduğu, Berlin Filarmoni’de sezon bileti satın aldığını, İstanbul’da bir villada oturduğu ama şehrin merkezine uzak olduğu için Cihangir’de kendisine “pied-à-terre” tuttuğu, o daireyi yaptırırken birkaç aylığına otele yerleştiği, Los Angeles’ta “West Hollywood Hills” adlı olmayan bir semtte satın almak için ev baktığı, Aman gibi en pahalı otellerde kaldığı…

Yarın New York’a geliyordu ama son anda bir işi çıkıyordu. İki hafta Berlin’de olması gerekiyordu çünkü annesi çağırıyordu. Mykonos’ta kiraladığı yazlıkta boş oda vardı, ısrarla davet ediyordu, ama gitmeye karar verdiğimde aniden o oda doluyordu. “E çok geç haber verdin, ben de başkasına söz verdim,” gibi bir makul gerekçeyle.

Evet, Mykonos’ta kalıyordu sahiden ama evin ücretini bir başkasına ödetmişti. Aman’da da kalmıştı, ama sadece bir gece. Beverly Hills Hotel’deyim, diyor ama yola bakan en ucuz odayı tutmuştu. Biriktire biriktire, arttıra arttıra sırf “oradaydım” demek için yapılmış hamleler.

Elbette başka bazı işaretler de vardı. Mesela hiç kredi kartı kullanmıyor, mümkün olduğu kadar nakit harcıyordu. Ama parası yok gibi de değildi. İstanbul’un türlü festivallerinde en ön sıralardan biletler alıp arkadaşlarını ağırlıyordu. Gerçi Madrid’e tatile götürdüğü arkadaşlarına son dakikada “Para transferinde bir sorun var, siz ödeyin ben de size öderim,” dediğini duymuştum. “Annesinin arkadaşı” güya Merkel ama ricada bulunan bir tanıdığın vize sorununu halledememişti.

*

Küçücük İstanbul’un sosyal hayatında hayatımıza nasıl girdiğini değil ama ünlülerin yanında dolaşırken ilk kez fark ettiğimi hatırlıyorum. Sonradan birkaç kişiye sordum, “Nereden çıktı bu?” diye ama hiç kimse emin değildi. “Zelig” gibi her fotoğraf karesinin içinde çıkıyordu adeta. Bir ara yıllar öncesinden bir !F Istanbul galasındaki kalabalık bir fotoğrafta suretine rastladım Facebook’ta.

O fotoğraf sonradan kayboldu, fotoğrafı yükleyen kişiye “Sen bunu nereden tanıyorsun?” diye sordum.

“Sizden tanıyorum,” yanıtını aldım. Oysa Facebook’taki fotoğrafın yüklendiği tarihte ben tanışmamıştım, dahası fotoğrafta da yan yanalardı.

Kime sorduysam tatmin edici bir yanıt alamadım. Herkes tanıyor, ama nereden tanıdığını hatırlamıyordu. Hakkında annesinin Almanya’da genelev işlettiği gibi iddialar bizzat kendi kulağına gelmiş, aslı astarı olmadığını söylemişti. Almanya’da görev yapan ilk büyükelçinin soyundan mıydı sahiden? Almanya’da büyümüştü ama hiç Almanca konuştuğuna rastlayan olmadı. Bir tanığın anlattığına göre aynı masada bir Alman’ın yanında oturduğunda ağzından çıkanı Alman anlamamış.

“Bunu bizim arkadaş çevremize kim soktu?” diye sordum tanıdıklarıma, herkes sinema oyuncusu arkadaşımızı işaret etti. Ama o da nasıl tanıştığını, nasıl onun arkadaşı olduğunu hatırlamıyor. Ünlülerle arkadaş olmak isteyen böyle çok tip var, ünlüler de zamanla insan sarrafı olduğundan kimi eleyeceklerini iyi bilir. Demek ki bu festival biletleri, küçük hediyeler, kendisini zenginmiş gibi göstererek falan bir şekilde tavlamayı, o filtreyi geçebilmeyi becerdi. Bazıları yetenekli, bazıları yeteneksiz oluyor.

*

Ben işin doğrusunu öğrenmek için onu birkaç sene önce Los Angeles’a tatile çağırdım. Ne de olsa oradan ev almayı düşünüyordu, benim de sık sık gittiğim bir şehir. Orada buluşalım, dedim. Buluştuk… Kitap olacak ayrıntılar var ama seyahatin sonunda bana 1500 dolar kadar borcu kaldığını anlatayım sadece. Birkaç yerde kredi kartı – nedense – çalışmadı, Über bile çağıramadı. Rezil olmayalım diye bir-iki yerde tereddüt etmeden ben yaptım ödemeleri. “Ben sana hemen EFT yaparım,” dedi. Yakın bir arkadaşım olsa o kadar üzerinde durmazdım, ama ne kadar oyalayacağını merak ettim.

Hesap numaramı tam karşımdayken telefonla yolladım.

Kopyalayıp EFT yaptı, bana dekontu gösterdi.

Birkaç gün sonra İstanbul’dan bir mesaj: “O gün seyahat telaşıyla hesap numaranı yanlış girmişim, bugün bankaya gidip yapacağım.” Kopyalanıp yapıştırılan bir hesap numarası nasıl yanlış yazılmış olur, peki o dekont neydi… Hala merak ediyorum.

Bir gün geçti, iki gün geçti.

“Bir sorun varsa söyle, çok acelesi yok,” dedim. Hala ne kadar uzatacak diye merak ediyordum.

“Herkeste sorun olur, bende olmaz,” diye sert bir yanıt verdi. Sonra neyse ki parayı yatırdı. Herhalde etrafta konuşacağımdan, onu ortak ünlü arkadaşlarımıza anlatıp rezil edeceğimden korktu. Bu gibi tiplerin imaj kaygısı önemlidir, adları çıkarsa işlev alanları da bozulur.

Aslında konuyu kapatmaya, unutmaya niyetliydim. Amacım sadece ne kadar yalancı veya sahtekar olduğunu anlamaktı, California’daki bir haftada yanıtlarımı aldım. Anlattığı kadar zengin değildi, zengin insanlar gibi davranmıyordu zaten. Belki Almanya’da hakikaten ailesi vardı, oradan da bir-iki bin Euro kira geliri alıyor olabilirdi. İstanbul’da o parayla kral gibi yaşanır, birkaç gün otelde konaklayıp “Bir süre burada yaşıyorum,” bile denebilir. Ben yanıtlarımı aldım, konu kapandı.

Ta ki.. *

2018’de Vanity Fair ve New York Magazine’de “Anna Delvey” hakkındaki yazıları okuyana kadar. Netflix’te uyarlanacak hikaye, o zaman bütün dünya öğrenmiş olacak ama o sene New York’ta fırtına gibi esti konu. Hala partilerde insanlar birbirlerine anlatıyor Soho sahtekarını.

Otellerde konaklayan, insanlarla arkadaş olan, jet sosyeteye girmeye çalışan, tanıdıklarını etkilemek için tatillere götüren, lüks lokantalarda hesapları ödeyen…

Ama bir anda kredi kartı çalışmadığı için “Sen öde ben hemen sana EFT yaparım,” diyen… Kendisinin 60 milyon dolarlık servete sahip olduğunu iddia eden bir Alman pozuyla bir bankadan 22 milyon dolar kredi almayı beceren, Fas’a tatile götürdüğü arkadaşının 60 bin dolarlık tüm varlığını çalan…

İnanılmaz bir hikaye. Gerçek ama okudukça bu kadarı gerçek olamaz diyor insan. Dahası bu kadar tanıdık olamaz.

Ben okuduğumda hemen ortak tanıdıklara yolladım.

“Birebir bizimki gibi değil mi,” diye. Ağzımız açık kaldı. Aslında İstanbul’a geldiğimde ayrıntılı bir şekilde insanlarla görüşüp İstanbul’daki “Anna Delvey”lerin hikayesini yazmak istiyordum. Sonra araya başka işler, pandemi falan girdi, zaten iki senedir İstanbul’a gelemedim.

Aklımdan da çıktı… Yine… Ta ki…

*

YouTube çukurunda algoritma karşıma getirdi, iki magazin ablasının programında gazeteci Bilal Özcan “araştırmacı gazetecilik” yaparak belgeleri, adresleri, isimleri ortaya çıkarmış. “Araştırmacı gazetecilik” dediği Google’dan arama, beş-altı başlığın altından çıkıyor zaten aynı bilgiler. Ama abla satır satır her şeyi ortaya döktü, “Meedo” olarak bilinen Mohammed Alsaloussi’nin sahte zengin olduğunu ortaya çıkardı. Zaten Mısırda onu tanıyan da yokmuş. E dünyanın sayılı zenginlerinden biri olsa adını herkes bilirdi.

Sahtekar gibi görünüyor, sahtekar gibi yürüyor, sahtekar gibi konuşuyorsa elbette sahtekardır. Asıl şaşırdığım sayılarının nasıl bu kadar fazla olduğu, nasıl bir anda ortaya çıktıkları, nasıl kandırabildikleri. Reza ve SBK gibi tiplerin hikayelerinin başı sonu belli. Bir de Meedo ya da bizimki veya Soho’daki Anna gibi küçük ölçekli dolandırıcılıklar var; asıl onların sayısı artıyor.

Büyük ölçekli dolandırıcıları ortaya çıkaran çarpık sistem. Küçükleriyse sosyal medyanın ürünü. Motivasyonlarını bilmiyorum, psikolojik bir değerlendirme yapmak gerek. Benim anladığım sosyal medyadaki mükemmel hayat yalanına kendilerini kaptırdıkları, ünlülerle hastalıklı bir ilişki kurdukları, sırf o ayrıcalıklı sandıkları dünyaya girebilmek için gerektiğinde para da harcadıkları, bir tür ponzi oyunu gibi sırayla herkesi dolandırarak patlayana kadar günlerini gün ettikleri.

Aralarında çok ciddi psikolojik sorunları olanlardan Gianni Versace’nin katili gibi tipler de çıkıyor. O kadar ama o kadar çok ki böyleleri, asıl korkutucu olan bu.

*

Yüzüğü takmış mı çıkarmış mı, uçağı kapatmış mı, çocuğu aldırmış mı…

Bence uçağı da kapatmadı, sanki uçaktan inerken boşaldıktan sonra çekilmiş gibi bir fotoğraf. Zaten şaka yapıyorum ve gülüyorum manasına gelen “JK” ve “Lol” gibi şeyler yazmamıştı hikayeye? Dahası, Pegasus gibi ucuz yolcu uçağına benziyor kapattığı iddia edilen. Madonna bile ‘first class’ kabinini kapatıyor en fazla.

Ne fark eder, baştan sona hepsinin yalan olduğu o kadar belli ki. Hediyeler sahte miymiş? Faturalar falan varmış ama sanki hiç Photoshop kullanıldığını görmedik.

Aslında tencere-kapak gibi birbirlerine yakışıyorlar. Şeyma ne kadar “gerçek” ki sevgilisi “sahte” olsun.

Bir de herkesin gözünden kaçırdığı bir ayrıntı var.

Bu genç kadın hayatımıza “Televole” kültürünün en çarpık ürünlerinden birinin yan ürünü olarak girmedi mi? Buradan peri masalı çıkacağına mı inanıyordunuz, tam da yakıştığı gibi muazzam bir sahtelik çıktı işte.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • 10224776572109126 2 ay önce Güzel anlatmış Televole ruhu Türkiyede hala var İbo showların tekrarı yapıldıkça yerimizde sayıyoruz demektir kalite hala yerlerde.
    CEVAPLA
  • mckazma 3 ay önce harika...tebrikler
    CEVAPLA
0:00 / 0:00