Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bugünlerde ev kiraları, okulların açılmasıyla birlikte büyük şehirlere dönen öğrencilerin ev bulamamaları konuşuluyor. Alternatif çözüm önerileri geliyor: Konaklama evlerinin, otellerin, lojmanların kapılarını öğrencilere açması teklif ediliyor, ev sahiplerinden anlayış isteniyor, kira fiyatlarına devletin müdahalesi söz konusu. Oysa özünde bir barınma krizi değil şu anda yaşanan. Yanlış eğitim politikasının doğurduğu apartman üniversitelerinin ülkenin dört bir yanını kaplaması, üniversite okuması gerekmeyen gençlerin kendilerini üniversite okumaya mecbur hissetmeleri, uluslararası standartların çok altında kalan, Türkiye’deki çıtanın bile altındaki üniversitelerden bir sürü niteliksiz mezun doğması. Sadece uzaktan kira krizi varmış gibi gözüküyor.

Bugün kalitesiz üniversitelerden mezun olmak için ev bulmak gibi pek çok engelle karşılaşan, mezun olabilirse de iş bulmakta zorlanacak bu gençler hiç bu işe yeltenmeseler topluma çok daha faydalı olabilirlerdi. Tıpkı uçakların kalkmadığı havalimanları açmak ya da araçların geçmediği otobanlar yapmak gibi ülkenin dört bir yanına üniversite açmak da gelişmişlik göstergesi olarak kabul gördü. Yaklaşık 20 yıldır bu mesajın alıcısı da var, zira varlığını böylesi bir göstermelik büyüme üzerine kuran iktidar hala ömrünü sürdürüyor. Ama bu göstermelik gelişmişliğin doğurduğu en büyük sorun zanaatın ortadan kalkması. Hayvancılık, çiftçilik yapsalar, marangoz olsalar, peynir ya da ekmek üretimine ya da şarapçılığa girseler ülkedeki üretimin çıtasını çok daha yukarı taşıyabilirlerdi. Onun yerine prestij mertebesiymiş gibi sunulan üniversitede hayatlarını feda ediyorlar. Bu gençlerin üniversiteden hiçbir kazanımlarının olmadığı ortada. Şimdi bir dolu üniversite mezunu var, ama bir tane düzgün marangoz bulursanız öpüp başınıza koyun.

YETERSİZ AKADEMİSYENLER

Gençleri eğitecek, hayatlarını yönlendirecek, ufuk açacak hocaları, rol modelleri yok. 12 Eylül zaten akademinin üzerinden buldozerle geçmişti, pek çok parlak beyin harcandı. Sonraki yıllarda buldukları sınırlı alanın içinde türlü manevralar yapmak zorunda kalarak parlayıp, kendilerini öğrencilerinin gelişimine adayan birkaç akademisyen de çıktı elbette. Ama kaç tane, hangi apartman üniversitesine yetsin? Halihazırda “star” olarak bilinen çoğu akademisyen çoktan üniversiteyle bağını kopardı, akademik çalışma yapmayıp sadece medyada kendi reklamları için uğraşıyor: İlber Ortaylı derslerinde tek bir bilgi vermiyor ve sınavlarda harita çizdiriyor; Baskın Oran sadece birebir ezber yanıt istiyor; rahmetli Orhan Kural’ın derslerini “sigara” diyerek kaynatırdı öğrenciler, sanki lisedeymiş gibi… Pek çok akademisyenin de önceliği artık öğrencileri değil, köşe yazıları. Taşra üniversitelerinde adı bilinmeyen öğretim üyelerini düşünemiyorum bile. Dahası, genel kalitesizlik dünya klasmanında yer alan Türkiye’nin prestijli üniversitelerinin de çıtasını aşağıya çekti. Bir zamanlar en tepelerde yer alan Türk üniversiteleri giderek aşağılara iniyor dünya klasmanında. Genel kalitesizlik her alanda olduğu gibi akademide de çıtayı yerlere indirdi.

Kadrolaşma sorununu açılan bölümlere atanacak uzman öğretim üyesi olmadığı için ilahiyattan geçici olarak atama yapıldığı durumlarda da gördük. Üniversite açılıyor, mimari bölümü düşünülüyor ama başına ilahiyatçı geliyor. Çünkü eldeki insan kaynakları sınırlı. Böyle bir sistem nasıl gelecek kuşakların önünü açabilir. Nitekim verdikleri mezunları da görüyoruz: Ayda üç bin TL’ye iş bulabilirse sevinen, ufku ve beyninin sınırları üniversiteye başladığı günden sonra bir parça bile genişlemeyen, hatta çoğu zaman daralan harcanmış bedenler. Şaka yapmıyorum, köyde kalıp süt sağsalar çok daha mutlu olurlardı. Biz de endüstriyel süte muhtaç kalmazdık. Bugün tek bir usta, düzgün bir marangoz, hatta tesisatçı veya inşaat işçisi bile bulamıyorsanız üniversite fetişizmine bakın. Fırından alınan ekmeğin lezzeti bile kayboldu. Kendi alanlarında kalsalar çok kıymetli olabilecek bu insanlar Adıyaman’da “reklamcılık ve halkla ilişkiler” falan okuyor. Beş kuşaktır peynir yapan Fransız köylüsü utanmıyor ama, üstelik her sene şeref madalyalarıyla ödüllendiriliyor ve hepimizden daha fazla parası var.

HERKES ÜNİVERSİTEYE GİTMEK ZORUNDA DEĞİL

Biz-onlar diye ayrım yapmıyorum, sadece herkesin üniversiteye gitmek zorunda olmadığını söylüyorum. Yüksek öğrenim temel eğitimden farklı olarak bir tercih meselesi, zorunluluk değil. Herkes için de uygun rota olmayabilir. Bir alanda uzmanlaşma, belli bir mesleğe yönelme, ya da akademide kalmak için bir rota üniversite. Gitmiş olmak için gidilecek, dört sene harcanacak bir yer değil. Hakikaten bir şeyler öğrenmek, kendini geliştirmek, profesyonel hayatta temel eğitimin yetmediğini tamamlamak için bir seçenek sadece.

Üniversitelerin eğitim verme dışında en önemli görevi bireyin özgürleşmesini sağlamak, zihinlerindeki duvarları yerle bir etmek, her tabunun sorgulanabilir olduğunu öğretmektir. Ancak ne yazık ki bu ikincil ama bana kalırsa en önemli fonksiyon – zira insan bir şey öğrenecekse kitap okuyarak öğrenebilir – hem Türkiye’de hem de Batı’da erozyona uğruyor. Batı’da “politik doğruculuk” ve “iptal kültürü” tabudeviren, sorgulayan, meydan okuyan tartışmaların önünü kibarlıkla kesiyor. Türkiye’de muhafazakarlık ve polis devletinin tehdidi dış dünyadan bağımsız ve özgür olması gereken üniversite kürsüsüne pranga vuruyor. Öğrettiği ders yüzünden hakkında soruşturma açılan akademisyenler oldukça hangi üniversite kültüründen bahsedebiliriz? Sadece apartman üniversitelerinden.

Ev sorununa kısa yoldan çözüm mü istiyorsunuz: Bütün apartman üniversitelerini kapatın ve apartmana çevirin.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00