Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Köşe yazarları arasında cilveleşme, karşılıklı birbirine sataşma, Babıali meyhanelerinde akşam için sabah köşelerde hakaretler savurma geleneği yok oldu. İnsan kaynakları o kadar sınırlı ki hakaret etmeye değecek muhatap bile bulmak zor. Böyle bir ortamda sinekten polemik çıkarırcasına ben de köşe komşum Serdar Turgut’a laf atmaya karar verdim. Bunu geçenlerde ona da söyledim, o da birbirimize sarmamız halinde artık hiç kimsenin bizi okumayacağı yanıtını verdi. Ama Urfa’da Oxford misali, basında Baudrillard tartışılacak üç-beş kişi daha olsaydı biz bize konuşmanın tuzağına düşmezdik… Hiçbir zaman gelmeyecek günlerin hayali.

Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın – ki bazı Fransız entelektüeller çok ‘pop’ bulur – “Amerika” kitabı Serdar Turgut gibi benim de takıntılı olduğum, zaman zaman dönüp dolaşıp okudukça tekrar büyülendiğim bir başyapıt. İlk kez bir uçak yolculuğunda Los Angeles’a giderken okumuş, camdan aşağıdaki otoban ve çöllerin görüntüsü kitabın açtığı vizyonla şekillenmişti algımda. Kitabı okudukça beynim gözümden iletilen görüntüleri daha farklı işlemeye başlamıştı. Bugün hala sık sık California’ya gitmem, Joan Didion’ın “Play As It Lays” romanının baş kahramanı Maria gibi sabahları otobanda amaçsızca araba kullanmamda, bazen çölün beni çağırmasında da “Amerika” kitabının etkisi var. Bugünlerde yine California yolculuğuna çıkmaya hazırlandığımdan bu polemik de denk geldi.

Ancak Baudrillard’ın büyülendiği Amerika, Serdar Turgut’un yazdığı Amerika ve benim yaşadığım Amerika arasında ciddi bir fark var. Polemik çabam da bu zaten: Amerika hala tartışılmaya değer mi?

DÜNYAYA KÖTÜ ÖRNEK OLUYOR

Okurlarından biri geçenlerde Turgut’a neden sürekli Amerika hakkında yazdığını sormuş. Amerika’da yaşayan ve sık sık Amerika yazan biri olarak bu soruyu ben de üzerime alındım. Turgut’un iki yanıtı var. Birincisi, kendi eğitim hayatını bu ülkede tamamladığı, düşüncesini şekillendirdiği için şahsi bir bağı olması. İkincisi, pek çok entelektüelin üzerinde düşünmeye değer bulduğu ülkeyi kendi entelektüel zihin egzersizinin de zorunlu bir parçası görmesi. Biri kişisel, biri teorik iki neden kısaca.

Ben bir üçüncü ekleme yapmak istiyorum; köşe komşum nasıl bunu düşünmedi diye hayret ederek. ABD öyle ya da böyle hala dünyanın öncüsü olduğu için dünyanın gidişatını belirliyor. Bu yüzden de bahsetmemiz kaçınılmaz, hatta zorunlu. Kültürel iktidar ve siyasi iktidar hala Atlantik’in bu yakasında. Bu yüzden ABD’de kanat çırpan kelebek doğrudan bizi etkiliyor. “Bizi” derken sadece Türkiye özelinde bile dolar kurunun ülkemizde yaşayan herkesin nasıl doğrudan hayatını etkilediği göz önünde bulundurulursa ABD’nin ve ABD hakkında konuşmanın önemi daha da ortaya çıkar. Örneğin bir Danimarkalıyı bu kadar etkilemeyebilir dolar kuru, ama biz göbeğimizden bağlıyız. Onları da Oscar sezonunda filmleri ödül alacak mı, diye etkiliyor. Çünkü gelişmiş ülkelerin bile hala belli alanlarda ABD’nin “onayına” ihtiyacı var.

Gerek kültürel gerekse siyasi iktidarı elinde tuttuğu için ABD dünyadaki trendlerin, eğilimlerin de belirleyicisi hala. Son yıllara çok hayra alamet değil ancak ABD’nin liderliği. Brezilya’da Bolsanaro şimdiden Trump’tan öğrendiklerini yayarak ülkede kaos yaratıyor, kendi seçildiği de dahil olmak üzere bütün seçimlerin şaibeli olduğunu iddia ediyor. Madeleine Albright’ın “Fascism: A Warning” kitabındaki uyarısı çok önemli: Dünya liderleri birbirinden öğrenir, diye yazıyor. İşte ABD’de son seçim sonuçlarını Trump’ın kabul etmemesinden sonra etrafımda çok fazla “Ya gitmezlerse?” sorusu duyuyorum.

Dünyaya kötü örnek oldu Trump yılları. En çok da ABD markasına zarar verdi son dört sene. Bu arada Angela Merkel ya da Jacinda Ardern gibi dünyada örnek gösterilen liderler de ABD dışındaki ülkelerden çıkmaya başladı. Son yıllarda hiçbir ülke ABD kadar hızlı prestij kaybetmemiştir herhalde.

Ancak bu durum sadece Trump’la da ilgili değil, 2000’lerin başından beri ABD markası ciddi anlamda zedelendi. 11 Eylül saldırılarından sonra çıkartılan yalan Irak savaşı, Afganistan’da 20 yıldır bitmeyen bataklık derken ABD’nin tam anlamıyla prestijini kaybettiğinin resmi belgesi geçtiğimiz günlerde Texas’ta sınırdan geldi.

ÇÖKÜŞÜN RESMİ FOTOĞRAFI

On binlerce Haitili mültecini akın ettiği Del Rio şehrinde Meksika’yla ABD’yi bağlayan köprünün altında bekletilen insanların görüntülerini bütün dünya izledi. Joe Biden’ın bile “utanç verici” dediği karelerde mültecileri kendince “terbiye” etmeye çalışan atlı sınır devriyelerini gördü bütün dünya. Adeta kölelik devrini andıran o fotoğraf kareleri ABD’de yüzlerce yıldır aslında hiçbir şeyin de değişmediğinin kanıtıydı. Baudrillard yaşasa “orijinali olmayan kopya” tezine örnek olarak verirdi bu simülasyonu, son derece de haklı bir tespit olurdu.

At üstündeki kovboyun siyah bir adamı kamçıladığı o fotoğraf karesini eskitin, rengini soldurun, birkaç yüz sene öncesinden bir kare diye yutturabilirsiniz. Ya da birkaç yüz sene öncesinden kölelere edilen işkenceler bugün ABD’nin yasa dışı mültecilere yaptığı muameleden farksız.

Açıkçası, kendi topraklarında böyle görüntülere izin veren bir ülkenin hala dünyada kültürel ve siyasi iktidarı elinde tutmasını da anlamak mümkün değil. Biraz eski alışkanlıklar ve ezberlerden dolayı bu konumda ABD.

ABD’yi takip etmek eskiden olduğu gibi heyecanlandırmıyor, ufkunu açmıyor artık; aksine küresel düzeyde insanlığın nasıl gerilediğini, ilkelleştiğini, cahilleştiğini gösteriyor. Biz daha iyi durumda mıyız, elbette değil. Ama eskiden ABD’ye, Batı’ya bakmak daha iyi bir gelecek, daha iyi bir alternatif hayali demekti. Bu umut kayboluyor giderek. Son yıllarda ABD siyahların öldürülmesi, saçma sapan komplo teorileri, Kongre baskını, yalan savaşlar, şaklaban siyasetçilerle anılıyor ne yazık ki. Özenilecek bir ideal, ulaşılması yüksek bir çıta değil artık. Serdar Turgut ve benim Baudrillard’dan öğrendiğimiz büyüleyici Amerika geri gelecek mi, hiç zannetmiyorum.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00