Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Birkaç haftadır ABD’nin gündeminde Gabby Petito isimli 22 yaşında genç bir kadın var. Erkek arkadaşıyla çıktığı araba yolculuğunda ülkeyi bir uçtan diğer ucuna gezmeyi planlıyor, içini yaşanabilir hale dönüştürdükleri minibüslerinden her adımlarını Instagram ve YouTube’da paylaşıyorlardı. Dünyanın en bilinen sosyal medya fenomeni değillerdi, ama genç ve birbirini seven, güzel bir çift olmaları ilgi çekmişti. Ancak mutlu başlayan hikaye önce Petito’nun ortadan kaybolması, ardından da cesedinin bulunmasıyla sonuçlandı. Erkek arkadaşı minibüsle Florida’ya tek başına döndüğünde bir şeylerin ters gittiği belliydi zaten. Petito’nun annesini düzenli olarak aramayı kesmesi, en yakın arkadaşının doğum gününde kuru bir kısa mesaj yollaması da başka işaretlerdi.

ABD dönem dönem böyle “gerçek suç” hikayeleriyle kafayı bozar. Petito olayı da çok yakında dizilere, filmlere konu olacak. Erkek arkadaşının izi hala bulunamadığı için de kovalamaca birkaç hafta da süreceğe benziyor. Beyaz bir kadının öldürülmesi her zaman ilgi çeker. Ama bu sefer işin içinde sosyal medya da var. Biraz da bu yüzden, insanlar onu sosyal medyadan tanıdığı, aşina olduğu için ölümünü daha derinden hissetmiş gibi. Her yerde bu olay konuşuluyor derken abartmıyorum.

SOSYAL MEDYA ETKİSİ

Geçen haftalarda sosyal medyada bir başka olay gündeme geldi. Komedyen John Mulaney çok sevdiği eşinden boşandı, uyuşturucu tedavisi gibi zor bir sürecin ardından yeniden stand-up sahnesine döndü, hayatını toparlamaya başladı. Ama ayrıldığını açıkladıktan bir süre sonra da Olivia Munn adlı oyuncuyla aşk yaşadığı ortaya çıktı. Yetmedi, Mulaney ve Munn’ın çocuk beklediklerini de anlaşıldı.

Sıradan bir aşk hikayesi ya da aşk üçgeni deyip geçebilirsiniz. Ama sosyal medya Munn’ın hamile olduğunun ortaya çıkmasından sonra infial yaşadı. John Mulaney’e edilmeyen hakaret kalmadı. Pek çok kişi bizzat kendileri ihanete uğramış, John Mulaney sanki kendi kocalarıymış da bir başka kadını hamile bırakmış gibi tepkiler verdi. Geçtiğimiz haftalarda “Slate Culture Gabfest” isimli podcast’te de bu konu konuşuldu. Özellikle Mulaney’nin eski bir stand-up’ında çocuklardan hoşlanmadığını, asla çocuk sahibi olmayı düşünmediğini söylemesi infiali körükledi.

Ve John Mulaney’le birlikte bir başka kavram daha dolaşıma girdi: Parasosyal ilişkiler. Psikolojide seyircilerin sık sık maruz kaldıkları bir ünlüyle kurdukları ilişki biçime bu ad veriliyor. Talk-show sunucuları, dizi oyuncuları, hatta kurgu karakterler ve sosyal medya fenomenleriyle o kadar çok haşır neşir oluyoruz, neredeyse her an onlarla vakit geçiriyoruz. Ama bir süre sonra bunun karşılıklı bir iletişim olduğunu, televizyon ekranından gördüğümüz insanların bizim hayatımızın bir parçası olduğu yanılsamasına kapılabiliyoruz.

90’lı yıllarda özel radyoların altın çağında Power FM ve Number One’ın DJ’lerini arkadaşım sanırdım, bazılarıyla çok sonra tanıştığımda çocukluk arkadaşlarım gibi hissetmiştim.

Son yıllarda özellikle Instagram bu yanılsamayı fena halde tetikledi. Adlarını hiç bilmediğimiz ama çeşitli nedenlerden dolayı – çoğu zaman da vücutlarını cömertçe sergiledikleri için – on binlerce takipçisi olan hesapların sahibi sıradan insanları gerçekten arkadaşımız zannedebiliyoruz. Hiç tanımadığımız insanlara DM atıp hal-hatır soruyor, onlarla sevinip üzülebiliyoruz. Çoğu insan da profesyonellik gereği kendi hayatlarını gözümüzün içine sokmaktan çekinmiyorlar.

John Mulaney’nin sadece kendisini, eşini ve yeni sevgilisini ilgilendirecek şahsi meselesi bir anda insanların burnunu soktukları, üzerinde yorum yapmak zorunda hissettikleri, hatta öfkeli tepkiler verdikleri bir olaya dönüşebiliyor. Pazar günü Petito’nun Long Island’daki anmasına insanların çoğu onunla hiç tanışmamıştı, ama törene gitmek zorunda hissettiler. Çünkü sosyal medyadan onu tanıdıklarını zannediyorlardı, ölümüne de kendi ailelerinden ya da arkadaş çevrelerinden birini kaybetmiş gibi üzüldüler. Duygularının samimi olduğuna eminim, ama yanlış yere yönlendirdikleri de bir o kadar kesin.

ARKADAŞINIZ DEĞİLİZ

Parasosyal ilişkiler hayalin tadı kaçmadığı sürece güzel. Martin Scorsese’nin “The King of Comedy” filminde bu tarz bir hastalıklı ilişkinin nereye vardığını görmek mümkün. Bu filmin ana teması daha sonra “Joker” filminde birebir uyarlanmıştı. Televizyonda ünlü bir talk-show’cunun programına çıkmak isteyen başarısız bir komedyen onu arkadaşı zannediyor, peşine takılıyor, rehin alıyor. En korkutucu kısmı komedyenin gerçekten talk-show’cuyu kendi arkadaşı sanması, onun da kendisini tanıdığını zannetmesi.

Bu vesileyle okurlarla yazarların arkadaş olmadığını da hatırlatmak isterim. Tıpkı talk-show sunucuları ya da dizi oyuncuları gibi köşe yazarları da hemen her gün birilerinin evine giriyor, hayatının bir parçası oluyor, bir şekilde insanlarla iletişim kuruyor. Okur yorumları elbette gazetecilikte kıymetli, ama köşe yazarıyla okur arasındaki aslında tek taraflı bir ilişki. Biz anlatıyoruz, karşı taraf da sadece dinliyor. Okura soru sormuyoruz, karşı tarafın fikrini merak etmiyoruz, zaten sadece kendi düşündüklerimizi söylememiz için bize bu platform veriliyor.

Doğası gereği eşitlerarası bir ilişki değil bu. Ancak Türkiye’de köşe yazarlarını arkadaşları zanneden azımsanmayacak bir okur kitlesi de var. Köşe yazarı okurun düşündüğünün aksine bir şey söylediğinde küsüyor, bozuluyor, sık sık hakaretler ediyor, hatta bazılarımıza fiziki şiddet bile uygulanıyor. Okurun bir köşe yazarına küsmesi bana bir komedyenin eşi dışında bir başka kadından çocuk yapmasına ciddi anlamda sinirlenilmesi kadar absürt geliyor. Ama, hayat bu, bazen hepimiz parasosyal ilişkiler kurabiliyoruz. Ben de Mia Farrow ve oğlu Ronan’ı Woody Allen’a karşı başlattıkları linç kampanyasından dolayı asla affetmeyeceğim. Bir de Holly’nin Hıncal Abi’yi bırakmasını kabullenemedim yıllardır.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00