Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bütçesi dahilinde olduğu sürece artık herkes Oscar Ödülü kazanmanın keyfini, şokunu, mutluluğunu, heyecanını yaşayabilir. Stüdyoların Akademi üyelerine para yedirmelerinden, ödül sezonu kampanyalarından bahsetmiyorum. Konuşmanızı önceden hazırlarsanız 15 dolar karşılığında Los Angeles’ta 30 Eylül’de açılan Akademi Müzesi’nde ayrı bir salona girip ödül alma anlarınızı video’ya da çekiyorlar. Ben denemedim, çünkü Oscar tecrübesi müzeye giriş fiyatı 25 doların üzerine biniyor. Döviz kurundan bağımsız olarak hayatımda doğrudan sokağa atmış gibi hissettiğim bir paraydı bilet fiyatı, bir de Akademi’ye 15 dolar daha verip bu saçmalığa dahil olmak istemedim. Ama isteyenler vardı, zira müzenin içindeki bu ayrı salonun kapısında beş-altı kişilik bir kuyruk vardı.

Açılışı iki sene ertelenen müzeye geçen hafta Los Angeles’tayken gittim. Tam 10 yıldır hazırlanıyordu bu müze. 484 milyon dolara mal oldu; iki yıldır açılması bekleniyordu, COVID-19 yüzünden ertelendi. Oscar Ödülleri sırasında tanıtımı dahi yapılmıştı. Şehrin “Miracle Mile” denen bölgesinde yıllardır hayranlıkla baktığım art-deco May Co. binasında yer alıyor müze. 1939’da inşa edilen bina önce mağaza olarak hizmet verdi, ardından kentin en önemli müzesi LACMA’nın bir uzantısı olarak kullanıldı, sonra da hayırsever Saban ailesinin bağışlarıyla onların adını aldı. Şimdi de Akademi Müzesi ve içinde bol bol para verenlerin adlarının yer aldığı salonlar var. O salonlarda da televizyon ekranları, filmlerde kullanılan kostümler, aksesuarlar, film posterleri, Oscar konuşmalarından seçmeler, E.T. ve R2D2 figürleri var. Bütün bunları bulabileceğiniz bir başka yer daha var, the Internet. Müze en az günümüzdeki Oscar’lar kadar anlamsız.

SİNEMANIN BÜYÜSÜ BOZULUYOR

Akademi Müzesi’nin en çarpıcı kısmı içeriği değişecek sürekli sergi “Story of Film.” Üç kata yayılıyor. Çeşitli televizyon ekranlarından isimleri yazılmadan – tam liste İnternet’te var – meşhur filmlerden sahneler yer alıyor. “Citizen Kane” de var, hiç bilinmeyenler de. Genç bir kıza tecavüzden mahkum olan Roman Polanski’den iki sahne var bu kliplerin arasında, New York Times eleştirmeni Manohla Dargis’in işaret ettiği gibi Woody Allen’dan tek bir sahne yok. (Allen bütün iddialardan aklandı.) Akademi üyesi olmamasına ama Oscar’ı olmasına rağmen.

Bu serginin çarpıcı olması yıllar içinde aşina olduğumuz, bazılarıysa ilk kez duyduğumuz filmlerden parçaları izlemek değil. Bütün bunlar zaten YouTube’da ya da başka platformlarda var. Artık filme erişim cebimizdeki telefonlara bakmak kadar kolay, eskiden olduğu gibi sinemaya gitmek, kuyruğa girmek gerekmiyor. Filmin büyüsünü yaşatma – ve hatırlatma – amacıyla kurulan müzede kliplerin televizyon ekranlarından yansıması bana ironik geldi. Bildiğimiz evdeki düz panel televizyon ekranlarından artık sinemanın yeni yerinin salonlarımız olduğu, streaming platformlarının krallığı ilan ediliyor. Müzenin “Netflix lounge” adlı küçük bir bölümü bile var.

Hollywood’da stüdyo turu yapanlar filmin büyüsünün nasıl bozulduğuna şahit olmuştur illaki. Universal Studios’u ilk kez görüp sahte New York sokaklarını, sahte “Jaws” gölünü görünce izlediğim filmlere bakışım da değişmişti. Sektörde çalışanlar elbette çeşitli numaraları biliyor, her filmin söylendiği yerde çekilmediğinin farkındalar. Bazen Chicago sokakları New York yerine geçiyor, çoğu zaman Kanada’da bir şehir ABD gibi yutturuluyor. Ama birçok film de dekor önünde çekiliyor. O dekoru gördükten sonra dikkatli gözün hangi filmin yerinde hangisinin sette çekildiğini anlamaması imkansız. Sıradan izleyici için büyüyü bozan, dikkati dağıtan bir ifşa bu. Oysa bizim filmin büyüsüne kapılmamız, doğrudan teslim olmamız beklenirdi.

“North by Northwest” filmindeki Rushmore Dağı’nın aslında dev bir tablo olduğu, Alfred Hitchcock’un bu gibi numaralara çok sık başvurduğunu da Akademi Müzesi ifşa ediyor. Sinemada “backdrop” denilen bu fon kullanımı epey yaygın, müze de türlü fonları gözümüzün içine sokuyor. Amaçları ne kadar emek harcandığını, bu fonları çizmek için ne kadar kıymetli ressamların tutulduğunu, her bir detayın incelendiğini, kamera teknikleriyle fonların hayata geçtiğini göstermek. Sadece bir izleyici içinse “Bu muymuş,” tepkisi veriyor.

KENDİ TARİHİYLE YÜZLEŞEMİYOR

Tıpkı Oscar Töreni’nin gerçek yüzü gibi. Televizyon izleyicisi şaşalı bir tören izliyor, tarihin en önemli balosuna tanıklık olduğunu düşünüyor. Ama Hollywood Bulvarı’ndan her gün geçen turistler için törenin yapıldığı Dolby Theater alt katına arabanızı park ettiğiniz bir alışveriş merkezinin içindeki bir salon. Zorlu Center’daki mağazalardan geçip tiyatroya ulaşmaktan bir farkı yok. Hollywood hayal satıyor, sonuçta. Ama bu müze biraz daha hayalleri yıkıyor.

Akademi’nin şimdilik sinema sektörünün kirli tarihiyle, #MeToo ya da siyahların dışlanmasıyla doğrudan yüzleşme gibi bir derdi yok. Irkçılığı bir yana, sinemasal olarak incelenmesi gereken ve hem iyi hem kötü yönleriyle tarihte değerlendirilmesi şart “Birth of a Nation”a sadece Spike Lee’ye ayrılan sergide şöyle bir değinilmiş. Akademinin yıllarca görmezden geldiği, sonunda senaryo ödülü verdiği Spike Lee’ye özel salon açması geçmiş hataları örtmediği için ayrıca ironik. Benzer şekilde “Wizard of Oz” filmine de özel bir yer ayrılmış, ama Los Angeles Times’dan Justin Chang’in dediği gibi Judy Garland’ın sette yönetmenden neler çektiği görmezden gelinmiş.

Günümüzde odak noktası ne olursa olsun herhangi bir müzenin ele aldığı konunun bütün boyutlarını yansıtması görev tanımlarından biri halbuki. Geçmişle hesaplaşarak, ders alarak, yüzleşerek ve kabul ederek yolumuza devam edebiliriz. Ama en iyi tarafı Los Angeles’a tepeden bakan terası olan bir müzenin derdi bu mu, ileride değişir mi, uzun süre sonra bir bahane çıkar da tekrar ziyaret edersem görürüm.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00