Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Monoprix’den üç Euro’ya alınan ve etiketi değiştirilen beyaz şaraplar, son anda Instagram’dan duyurulan bir mekan, resmi davetiye ve protokol olmayan, duyanın girdiği bir davette gördüm ilk kez Virgil Abloh’yu. Paris Moda Haftası’ydı, ben henüz yeniydim ve bu gibi etkinliklere girebilmek için milletin birbirini ezdiğini henüz bilmiyordum. Sonradan moda dünyasının ezberlerini bozacak Abloh o gece davet geleneğini de yerle bir ederek sadece sevenlere kapıyı açmış, kendi deyimiyle “Paris’in çocuklarına” teker teker dev kilitli poşetlerden çıkan kıyafetleri tanıtıyor ve komplekssizce herkesle sohbet edip fotoğraf çektiriyordu. Off-White markasının belki ilk koleksiyonuydu, yanımda butiği olan arkadaşıma “Mutlaka bu markadan sipariş ver; çok büyüyecek çünkü,” dediğimi hatırlıyorum.

Çok büyümekle kalmadı, devleşti. Virgil Abloh birkaç sene içinde dev modaevlerinin kapısını aşındırmaktansa onları kendi kapısında yatacak hale getiren bir deve dönüştü. Etkisi New York’tan İstanbul sokaklarına, Paris Moda Haftası’ndan ailesinin kökenlerinin uzadığı Gana’ya kadar uzandı. Paris’in çocuklarına açtığı davetten Louis Vuitton’ın erkek bölümünün başına, daha geçen Temmuz ayında Louis Vuitton Moet Hennesy’de birçok markaya karışabileceği daha üst bir pozisyona atandı. Bütün bunları başardığında da sadece 41 yaşındaydı. Ve dün öldü.

KANSERİ GİZLEDİLER

Tıpkı şöhreti geç yakalayan ama oynadığı rollerle insanların kalbine dokunan Chadwick Boseman’ın bir buçuk sene önce kolon kanserinden ölümü gibi sarstı Virgil Abloh’un da bu dünyadan ayrılışı. Onun ölüm nedeni nadir bir kanser türü olan angiosarkoma.

İkisi de zoru başarmış, beyaz egemen bir dünyada ten rengi kendileri gibi olan gençlerin önderi olmayı başarmıştı. İkisinin de kanserle mücadele ettiğini öldükten sonra öğrendik. Chadwick Boseman gözümüzün önünde inceliyordu ama hiçbirimiz konduramadık, beyaz perdede süper kahramanı canlandıran birinin hiç kimse sağlığını sorgulamadı. Virgil Abloh bir ara fazla çalışmaktan yorgun düşmüş, bir süre yaşadığı Chicago’dan hiçbir yere gidemez olmuştu. Bu durum da her hafta uçak yolculuğu yapmasına, adeta havada yaşamasına yoruldu.

Kim bilir iki siyah erkek olarak üzerlerinde nasıl bir baskı vardı ki sağlık durumlarını kendi aileleri dışında hiç kimseyle paylaşmadılar. İkisinin de hastalığı bilinse kariyerleri etkilenirdi kuşkusuz. Hollywood asla Boseman’a “ölüm riski” taşıdığı gerekçesiyle rol vermezdi. LVMH de asla ve asla Abloh’u son bulunduğu konuma yükseltmezdi. Şaşalı dünyalardaki başarılarına rağmen ne kadar yalnız ve baskı altındalarmış aslında.

Moda dünyasına dışarıdan girmek zaten başlı başına zor, siyah bir tasarımcı olarak Paris’in en yerleşik modaevlerinden birinin tepesine kadar yükselmekse tarihi bir aşama. Zaman zaman tasarımları başkalarından “kopyalamakla” eleştirilse de Abloh buralara kazıyarak, çok çalışarak, daha ortada Paris’in devleri yokken kendi kendini marka yaparak geldi.

22 yaşında Chicago’da Kanye West’le tanışması, daha sonra kendisi de moda dünyasına girecek ve modayla ilk günden kafayı bozan rap yıldızıyla Fendi’de staj yapması, birlikte tasarım üretmeleri Abloh’nun sınırlı bir çevrede adının duyulmasını sağladı önce. Virgil Abloh sonradan “streetwear” denen ve bugün artık ayağa düşen sokak modasının lideri oldu. Özellikle de 17 yaş grubu çocuklar kendilerini yüksek modada temsil edilir buldular onun üzerinden. Kurduğu Off-White markası İstanbul’daki genç erkekler için de bir statü sembolü, bir yarış haline geldi. Dünyanın farklı ülkelerindeki bu kadar çok genci birbirine bağlayan bir başka moda figürü var mıydı son yıllarda, aklıma gelmiyor.

SU ŞİŞESİNDEN IKEA’YA

Virgil Abloh bir anlamda kendi kesip-biçtiği kumaşların yanında bizzat kendi bedenini, ismini bir markaya dönüştürebilen yeni kuşak Karl Lagerfeld’di belki de. Ikea’ya mobilya, Nike için spor ayakkabı, Los Angeles’taki Museum of Contemporary Art için yüz maskesi, Rimowa için şeffaf valiz ve Evian için su yapıp durdu. Çalışmaya hiç ara vermedi. Bu arada Paris’ten Londra’ya gece kulüplerinde ve özel partilerde DJ’lik de yaptı. Birkaç sene önce Chicago’daki Çağdaş Sanat Müzesi’nde bir anlamda retrospektif sayılacak sergisi bile açıldı. Bazı işleri beğenildi, bazıları beğenilmedi. Ama ne yaparsa yapsın hem kendinden konuşturdu, hem de çok sattı.

İkinci el pazarında Off-White marka ya da onun elini ucundan değdirdiği ne varsa değerini katladı. Kendisi hem kültürü değiştirdi, hem sınırları yıktı, hem de kültürü tanımladı. Belli ki o da başarısındaki ironinin farkındaydı, zira kendisiyle özdeşleşen simgesi yazdığı her kelimeyi çift tırnak içine alıyordu: “Ayakkabı,” “Atkı,” “Cüzdan” ve hatta “Ikea” gibi.

Bütün bunları yaparken de belli ki insanların kalbine dokunmuş. Hayranı değildim, tasarımlarının çok fazla esinlendiğini düşünüyordum ama dünden beri benim bile içim buruk. Yakın arkadaşımı kaybetmişim gibi. Oysa hayatımda bir kere gördüm, ayak üstü beş dakika konuştum o kadar. Ama dönüp dönüp aklım o akşama gidiyor, benim de “Paris’in çocukları”ndan biri olduğum o davette başka türlü giyinmeyi öğrendiğimi, kişisel moda keşfimi bir şekilde onun değiştirdiğini görüyorum. Hepimizin üzerindeki etkisi büyükmüş, sandığımızdan fazla hatta. Ne kötü, böyle siyah ikonlar çok az çıkıyor ve ne çabuk ölüyorlar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00