Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİRLEŞMİŞ Milletler Güvenlik Konseyi’ne geçici üye seçmek için yapılan oylamada Türkiye ilk turda 109, son turda 60 oyda kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile BM Genel Kurulu nedeniyle ABD’ye giden sabık Başbakanlık sözcüsü ve Hürriyet yazarı Akif Beki, New York’tan şunları yazmıştı: “2015-2016 dönemi için 16 Ekim’de BM Genel Kurulu’nda seçimler yapılacak. Adaylar, kazanmak için en az 130 ülkenin oyunu almak zorunda. Bize oy taahhüdünde bulunanların ise şimdiden 134’e ulaştığı söyleniyor.”

        Türkiye’nin beklentileri boşa çıktı. Bunda şaşılacak bir durum yok. Zira beş yıl önce BM Genel Kurulu’ndan 151 oy alarak Güvenlik Konseyi’ne giren ülke artık farklı bir raya girdi. En azından öyle bir görüntü veriyor. O dönemde kendisinden çok şey beklenen, siyaseti ve söylemiyle dünyanın ilgisini olumlu anlamda çeken ve arası pek az ülkeyle açık olan bir Türkiye vardı.

        Bugün durum dramatik denilecek şekilde değişti. Türkiye tercih ettiği siyasetle, kullandığı dille, kendi romantizminin bir ürünü olan “değerli yalnızlık” hülyasıyla cazibesini ciddi şekilde yitirmiş bir ülke oldu. Gene de birinci turda alınan 109 oyun küçümsenmemesi gerekir. Belki de beklentilerin çok altında gerçekleşen desteğin ardından ülkenin yöneticileri nerede yanlış yapıldığını da düşünmeye başlarlar.

        Türkiye’nin eskiye göre daha az popüler olması ya da Güvenlik Konseyi üyeliğine BM üyesi ülkeler tarafından layık görülmemesi dış politikasında her şeye rağmen direnme gücünü yitirdiği anlamına gelmiyor. ABD’nin açıkçası Irak ve Suriye’de ne yapacağını bilmemesi, Suriye muhalefetinin perişan hali, kara savaşına hiçbir “koalisyon” üyesinin teşne olmaması aslında Türkiye’ye geniş bir manevra alanı sağlıyor. Bu nedenle de dünya kamuoyu indinde Kobani siyaseti nedeniyle puan kaybederken, Amerikan kaynaklarına göre güvenlikli bölge konusunda mesafe kaydetme ihtimali artıyor.

        O konuda kesine yakın kararların ancak Amerikan Kongre seçimleri geride kaldıktan sonra verilmesi söz konusu olur. Açık kaynaklardan takip edebildiğimiz kadarıyla ABD’nin tam anlamıyla şekillenmiş bir stratejisi yok. Ancak belli çizgilerini Musul’un düşmesinden beri netleştirdi. Bunlardan en önemlisi ise Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin İD’ye yedirilmeyeceği. Bunu İD ya da Arapça adıyla DAİŞ Erbil’e doğru ilerlerken ağır hava bombardımanlarıyla örgütü sindirerek gösterdi.

        Benzer şekilde, Washington bugüne kadar Türkiye’nin tercihleri doğrultusunda yaklaştığı Suriye Kürtlerinin ve bu bağlamda Türkiye’nin pek hazzetmediği PYD’nin kaderine giderek sahip çıkıyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki’nin PYD ile temas kurduklarını söylemesi önemliydi. Türkiye’nin Kobani’deki olası facia karşısında bir şey yapmayacağının anlaşılmasıyla Amerikan hava saldırılarının yoğunlaşması ve oradaki direnişe en azından nefes alacak imkânın sağlanması da. Bu davranışlar daha önce değindiğim, Obama yönetimine yakın Center for American Progress tarafından yayınlanan “ABD, Türkiye ve Kürt bölgeleri” (The United States, Turkey and the Kurdish regions) başlıklı raporun genel yaklaşımına uygun.

        Irak dışındaki Kürtlerin geleceği konusunda ve DAİŞ’in en büyük öncelik olup olmadığı hakkında Washington ve Ankara hâlâ birbirlerine uzaklar. Bu arada, Ankara’nın Suriye’deki çatışma benim içime sıçramasın, Kürt milliyetçiliğini bastırayım ve Esad rejimini bitireyim diye özetlenebilecek hedeflerinden birincisinin artık hiçbir hükmünün kalmadığını da söyleyebiliriz. Bir yanda artan DAİŞ sempatizanlığı, diğer yandan Kobani’de çarpan etkisine uğrayan sınır ötesi Kürt milliyetçiliği Suriye’deki çatışmayı artık Türkiye toplumsal ve siyasal hayatının merkezine yerleştirdi.

        Diğer Yazılar