Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÜLKE olarak dünyadan ayrı paralel bir evrende yaşadığımızdan bu yılın Avrupa kaynaklı ama dünyayı dönüştüren önemli yıldönümleri toplumda pek yankı bulmadı. Hatırlanacağı gibi bu yıl 1. Dünya Savaşı’nın başlamasının 100’üncü, 2. Dünya Savaşı’nın başlamasının 75’inci, Soğuk Savaş’ın bitmesinin de 25’inci yıldönümüydü. 1. Dünya Savaşı daha çok savaşa nasıl gidildiği bağlamında ve Ortadoğu’daki sınırların oluşturulması çerçevesinde tartışıldı. Berlin Duvarı’nın çökmesiyle simgesel olarak sona eren Soğuk Savaş’ın ardından Avrupa, artık savaşı bitirmiş ve bu tehdidin yeniden ortaya çıkmayacağı bir kıta olarak görülüyordu. NATO bu nedenle 25 yıl boyunca kendisine anlamlı bir misyon bulamadı.

        25 yıl önceki umutlarını özellikle 2008 yılında patlayan ekonomik ve buna bağlı olarak derinleşen siyasi krizle tüketen AB, bu yıl da gelecek için yeni bir ortak vizyon üretemedi. Gerek Brüksel’deki bürokrasi gerekse ulusal siyasetlerde özelde Avrupa ekonomik krizinin genelde de küreselleşmenin baskısının olumsuz siyasal baskıları hissedildi. Hemen tüm ülkelerde pek çoğu ırkçı/yabancı düşmanı/içe kapanmacı popülist partiler siyasal sistemde güç kazanmaya başladı. Bu şekilde 2. Dünya Savaşı ertesinde kurulan liberal Avrupa düzeni ciddi bir baskı altında kalmaya da başladı.

        Almanya giderek tartışılmaz şekilde Avrupa’nın merkezi ve başat gücü haline geldi. Berlin, özellikle Güney Avrupa ülkelerini inim inim inleten ve Avrupa ekonomisinin bir türlü canlanamamasının sebebi olan kemer sıkma politikalarını dayatmayı sürdürdü. Bu konuda hiç taviz vermeden liderliği üstlendi. Buna karşılık siyasal konularda son döneme kadar ne ortalığa bir vizyon koyabildi ne de liderlik gösterdi. Ne var ki Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Ukrayna’daki saldırgan tutumu, sonunda Angela Merkel’in tüm AB adına, kriz sırasında 35 kez konuştuğu Putin’e karşı yürütülecek sıkıştırma politikasını benimsemesine yol açtı.

        Rusya, Ukrayna’da izlediği politikayla bir yandan Avrupa güvenlik sistemindeki 25 yıllık dengeyi bozdu. Avrupa’nın artık bir savaş tehdidiyle karşı karşıya olmadığı inancını sarstı. Batılıların olabilecek en iyi düzen diye gördükleri yeni Avrupa güvenlik yapılanması süper güç statüsünü kaybeden Rusya’da ciddi bir burukluk ve öfke yaratıyordu. Şu sıralarda Türkiye’de de baş gösteren imparatorluk nostaljisi Rusya’yı da belli ki etkisi altına almıştı. Putin’’in bilinçli şekilde körüklediği Rusya’nın düşmanlarla çevrili olduğu duygusu, Rusya, Arap ülkeleri, Ukrayna’daki gösterilerin CIA işi olduğu inancı toplumu da saldırgan bir ruh haline getirmişti.

        Merkel’in toplumundaki tüm isteksizliğe rağmen büyük ticaret ortağı Rusya’ya yönelik ambargoya destek vermesi, tam da barışın tehdit altında olması ve bir toplumun özgürlüğünün çiğnenmesinden duyduğu kaygı nedeniyleydi.

        Ivan Krastev ve Stephen Holmes “Rusya’nın Saldırgan Tecrit Politikası” (Russia’s Aggressive Isolationism) adlı makalelerinde Putin’in politikasının bir diğer boyutunu ortaya çıkarıyor. Yazarlar, Putin’in Ukrayna politikasıyla ülkesinin zayıflıklarını gizleyecek, Rusya’yı içe kapatarak küresel ekonominin baskılarından izole edecek adımları atma fırsatı elde ettiğini savunuyor.

        Rusya, yumuşak güç anlamında cazibesi kalmayan, ekonomisi rekabetçi olmayan, hayat standardını petrol fiyatlarına bağlı olarak sürdürebilen bir ülke. Bu nedenle de ambargonun üstüne gelen petrol fiyatlarındaki büyük düşüş Putin rejiminin kendisini yeniden üretmesini güçleştiriyor. Ne var ki, kısa sürede Rusya’daki istibdat rejiminin çökmesini beklemek için de bir neden yok.

        Hıristiyan okurların Noel’ini kutlarım.

        Diğer Yazılar