Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        1 Mayıs kutlamalarını engellemek için hükümetin yaptıkları, kullandığı söylem, asayiş meselesine genel yaklaşımı, kendine “Demokrasi” diyebilen bir ülkede söz konusu olamaz. Dünyanın bu kutlamaların yapıldığı ülkelerinde, isimleri simgeleşmiş meydanlar gösterilere tahsis edilir ve 1 Mayıs ile bunlar arasındaki bağı sorgulamak en muhafazakâr siyasetçinin bile aklına gelmez.

        Üstelik Taksim Meydanı, zalim ve intikamcı bir devlet anlayışının çok kanlı bir senaryosunun sergilenmiş olduğu alandır. 1 Mayıs 1977’de Taksim’e giden grupların hatası, günahı ne olursa olsun, orada bilerek ve isteyerek bir katliam yapılmıştır. Aradan geçen onca yıl boyunca da göz göre göre işlenmiş cinayetlerin ne hesabı sorulabilmiş ne de arka planı tam olarak ortaya çıkarılabilmiştir.

        Tam da o nedenle, orada ölenlerin/ öldürülenlerin anısına, kutlamanın Taksim Meydanı’nda yapılması gerekir. O meşum günle ilgili zerre hafızası olmayan, olsa bile zerre kadar önemsemeyen alabildiğine geniş bir kitlenin varlığına rağmen yapılması gerekir. Özellikle de dünya iş ‘kazası’/ cinayeti ölümleri birincisi olan bir ülkede yaşadığımız için yapılması gerekir.

        Gerekir ama yasaklar, kapatılan yollar, seferden men edilen taşıma araçları sayesinde bu kutlama Taksim’de yapılamayacaktır. İnadına meydana gitmek isteyenlerle güvenlik güçleri muhtemelen çatışacak ve belki de yine dehşet sahneleri yaşanacaktır. Çökmüş yargı sistemi, hukuksuzluk ve adalet mefhumunun berhava edildiği ülkede, uluslararası mahkemelerin amir hükmüne rağmen bu yasak uygulanacaktır. Yaşadığımız günlerin demokrasi anlayışındaki kısıtlamaları ön plana çıkaran lügat ve uygulamaları ışığında bu yasağın şaşırtıcı bir tarafı da yoktur.

        Dün Habertürk Gazetesi’nde yayımlanan yazısında, Türkiye’de devlet fetişizminin hortlamasından yakınan Fehmi Koru, “En ‘sivil’ bilinen ağızlar, en ‘kutsal devletçi’ çevreye ‘Devlete biat et’ çağrısı yapıyor” diye yazmıştı. Koru’ya göre bu durum “Yıllar sonra, yeniden başladığımız noktaya geldik” anlamını taşıyordu ve Türkiye açısından kuşkusuz hazin bir geri dönüş demekti.

        Aslında belki de bu kadar şaşmamak gerekiyor. Günün moda tabiriyle İslamcı siyaset fabrika ayarlarına geri dönüyor. Bu ayarlarda da işçilerin bayramının kutlanması bir itaatsizliktir. O zihniyette toplumsal özgürlüklerin ve hakların kullanılmasının pek yeri yoktur. İslamcı hareketin entelektüel kanadı, bu kavramları kullanarak 1980’lerden itibaren kendi taleplerini genel demokrasi mücadelesinin bir parçası haline getirdi. Ülkedeki bitmek tükenmek bilmeyen demokrasi arayışına da önemli bir katkı yaptı.

        İslamcı siyasetin ise örgütlenme, harekete geçirdiği kitle, genelde yeni bir toplumsal güç dağılımı arayışı demokratik bir nitelik taşıyordu. Ancak bunun sistematik bir demokrasi düşüncesiyle ve özgürlükçü bir anlayışla tahkim edilmediği, iktidar arttıkça belirginleşti. Yeni ya da Müslüman Cumhuriyet’in kurucuları, bu nedenle, iktidarlarını pekiştirdikçe eskisinin özgürlük ve temel haklar düşmanı zihniyetine daha bir ısındılar, sokuldular.

        Aslında İslamcı hareket devletin hiçbir zaman uzağında da değildi. Soğuk Savaş döneminde, çok partili dönemde muhafazakâr, özgürlük düşmanı politikaların “anti komünizm” bayrağı altında baş destekçisiydi. (Dr. Behlül Özkan’ın Birgün Gazetesi’nde yayımlanan “ARAMCO ümmetten Suudi müttefikliğine” başlıklı 3 günlük dizisi bu ilişkileri hayli detaylı şekilde anlatıyor.) Kısacası İslamcı hareket, kendi özgürlük ve hak mücadelesi dışında evrensel sayılabilecek herhangi bir hak ve özgürlüğe sahip çıkmayı beceremedi. Bundan böyle çıkamayacağını da artık kuşkuya yer bırakmayacak şekilde biliyoruz.

        Bu nedenle 2015 yılında Taksim Meydanı gösteriye kapalı tutulacak, İstanbullulara hayat zehir edilecek, inadına Taksim’e gitmeye çalışanları da orada şiddet bekleyecektir. Bir zamanların pırıltılı ülkesi için ne hazin bir durumdur bu.

        Diğer Yazılar