Güvenlik-özgürlük dengesinde yeni kayma
GEÇEN haftanın önemli gelişmelerinden birisi ABD Kongresi’nin 11 Eylül paniği sırasında çıkardığı “Vatanseverlik Kanunu”nun bir bölümünü, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan aday adaylarından Rand Paul’ün ciddi mücadelesinin de sonucunda değiştirmesiydi. Amerikan Kongresi bundan böyle vatandaşlarının telefon konuşmalarının topyekûn dinlenmesini yasakladı. Ancak şüpheli bulunan şahısların telefonları dinlenebilecek.
11 Eylül sonrasında paniklemiş bir ABD’de bireysel özgürlükleri giderek kısıtlayacak tedbirlerin alınması gayet kolay olmuştu. Yalnızca Guantanamo’da değil ABD’nin içinde de Anayasal haklar çiğneniyordu. Ancak Başkan Bush’un ikinci dönemine gelindiğinde terör korkusuyla terörize edilmiş Amerikan kamuoyu silkinmeye başlamış, Amerikan mahkemeleri görevlerinin temel hak ve özgürlükleri korumak olduğunu hatırlamış ve en baskıcı uygulamalardan vazgeçilebilmişti.
Ne var ki bu arada kurulan “Vatan Güvenliği Bakanlığı” azman bütçesi ve müthiş yetkileriyle her yere uzanmaya başlamış, internetin en büyük ve yaygın erişimli şirketlerini de suç ortağı yaparak insanların mahremiyetine girmeye başlamıştı. Amerikan Ulusal Güvenlik Örgütü (NSA) milyonlarca Amerikalının telefon trafiğini izleyerek kayda geçiriyordu. İnternet şirketleri ve dünyanın dört bucağındaki teknoloji şirketleri de devletlerle işbirliği yaparak müşterilerinin/ vatandaşların gözetim altında tutulmalarını sağlıyordu.
Dijital telefon şirketlerinin kayıtlarıyla sıradan insanların da hayatlarının her anında nerede oldukları takip edilebiliyordu. Eldeki teknolojileri kullanan devletler dünyanın her bir yanında internet üzerinden milyonlarca insanın iletişim trafiğini de açık kitap gibi okuyabiliyordu. Dünyada terörün artması, şehirlerin giderek daha güvensizleşmesi “düşman” olarak tanımlananların gerçekten de toplumların “içinde” yaşaması vatandaşların bu özgürlük kısıtlamalarına göz yummaları sonucunu vermişti.
Korkunun egemen olduğu bir ortamda özgürlüklerden “biraz” feragat edilmesi pek de önemsenmiyordu. 11 Eylül sonrasında devletler aslında hep birlikte, ondan önceki on-onbeş yıl içinde kaybettikleri mevzileri kazanmak için büyük bir fırsat yakalamışlardı. Toplumların, hızla gelişmekte olan yeni teknolojilerin de yardımıyla giderek güç kazanmaları, iletişim yollarının açılması devletlerin kontrol imkânlarını özellikle demokratik ülkelerde sınırlamıştı.
Devletler genelde toplumların özgürleşmesinden, denetimden çıkmalarından hoşlanmadıklarından 11 Eylül sonrasındaki bu fırsatla özgürlük alanlarını iyiden iyiye kısıtladılar. Edward Snowden’in iki yıl önce NSA belgelerini sızdırması ve vatandaşın mahremiyetine ne ölçüde tecavüz edildiğinin ortaya çıkmasıyla tepkiler birden arttı. Liberal refleks öne çıkmaya başladı. Gerçi Avrupa’da göçmenlere ve dinsel azınlıklara yönelik kuşkuculuk, artan ölçülerde nefret politikalarını besledi.
Güvenlik-özgürlük dengesinin ilk bozulduğu yer olan ABD’de ise, bir yandan Avrupa’dakine benzer tepkiler özellikle Müslümanlara yönelik olarak artarken, diğer yandan da özgürlükler konusunda hassas kamuoyu sesini yükseltmeye başladı.
Snowden’in geçen gün New York Times Gazetesi’nde yazdığı gibi, “terör sonrası bir kuşağın ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz. Bu kuşak kendi dünya görüşünün tek bir trajediyle tanımlanmasına itiraz ediyor”.
Henüz devletlerin, vatandaşların özgürlük ve mahremiyet talepleri karşısında partiyi kaybedeceklerini söylemek için vakit çok erken. En liberal devletler bile zaten hiçbir zaman devlet olmanın imtiyazlarını kötüye kullanmaktan imtina etmedi. “Derin devlet” kavramı bu nedenle genel bir doğruya işaret ediyordu.
Gene de devletlerin üzerimize musallat olmalarını engellemek için mücadelenin, yasalar ve hukuk yoluyla başlamış olması herkes açısından sevindirici bir haberdir.