Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

Soğuk Savaş sonrası dönemin Batı’da uyandırdığı beklentiler, özgüven, gelecek tasarımı aradan geçen çeyrek yüzyıl içinde epeyce aşındı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilmiş liberal düzen çeşitli baskılar altında kendisini yeniden üretmekte zorlanıyor.

Fransa’daki son bölgesel yönetim seçimlerinin gösterdiği gibi yabancı düşmanı, ırkçı sağ partiler ve onların popülist söylemi merkez partileri sarsıyor. Sarsmayı da sürdürecek. Almanya dışında hemen tüm Avrupa ülkelerinde aşırı sağ yükselişte. Merkezden çıktığı varsayılan partilerin bir kısmı ise zaten, Polonya örneğinde görüldüğü gibi, son derece dışlayıcı radikal sağ bir söyleme ve tercihlere sahip.

Dünyanın bir şekilde demokrasiye bulaşmış hemen her köşesinde birbirinden farklı nedenlerle de olsa popülist liderlerin öne çıktığı görülüyor. Demokratik değerlerin azınlık haklarına, bireysel özgürlüklere yönelik unsurlarının ağır baskı altında kaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Demokrasileri köklü bir geçmişe sahip ülkeler bile bu dinamikten azade değil.

En basite indirgendiğinde bu aşınmanın arka planında küreselleşmenin getirdiği sınıfsal güvensizlikler, ekonomik kriz nedeniyle yaşanan fakirleşme ve sıkıntılar var. Sosyolog Christopher Lasch’in, ölümünden sonra yayınlanan Seçkinlerin başkaldırısı (The Revolt of the Elites) kitabında savunduğu gibi toplumlardaki seçkinlerle kitleler arasında giderek açılan mesafe de demokratik siyaseti sarsıyor.

Seçkinler, küreselleşme çağında bu dinamiğin kurallarına uygun hareket ettikçe yereldeki, demokratik sistem içinde sesini dinletmek isteyenlerin kaygılarına uzaklaşıyorlar. Sorunlara çözüm getiremedikleri ölçüde de kitle ile aralarındaki yabancılaşma artıyor, güven ilişkisi hızla zayıflıyor.

Merkez siyaset içinde yer alan Batılı seçkinlerin ortak noktası, nüanslarda tam mutabakat olmasa bile liberal, çoğulcu, bireysel haklara ve kültürel çeşitliliğe açık olmalarıydı. Soğuk Savaş bittikten sonra tüm dünyaya tavsiye edilen/dayatılan sistem bu değerlerin yanında piyasa ekonomisi modelini de evrensel kılma iddiasındaydı.

Geçtiğimiz 25 yılın sonunda küreselleşme ile demokratik siyasetin özellikle ekonomi politikaları seçiminde birbiriyle çelişen talepleri gündeme getirdiği anlaşıldı. Küreselleşme sonucunda kaybedenler safında yer alan işçi sınıfı ve orta sınıf kesimlerinin acısı, şikâyeti ve nihayet isyanı yoğunlaştı.

Liberal değerler, küreselleşme savunuculuğu ulusal çıkara veya ulusun asli fertlerine yönelik bir ihanet olarak da görülmeye başlandı. Üstelik 2008 krizinin derinliği, toplumsal ve insani maliyeti, yöneticilerin kitlelerin derdine derman olmaktaki aczi sistem karşıtı söylemleri güçlendirdi, cazip kıldı.

Bu şartlarda seçkinlerin tercihleriyle kitlenin tercihleri ve olayları algılayışı giderek ayrışmaya başladı. Tam bir seçkinler kurgusu olan Avrupa Birliği de bu yeni dinamikten payını aldı. Seçkinlerin savunduğu liberal değerler kitlede giderek daha az yankı bulmaya başladı.

Tarihçi Walter Russell Mead’in yazdığı gibi “kitleler, seçkinlerin ya körleşmiş oldukları ya da kendi ideolojik takıntılarına bağlandıkları için toplumun en acil sorunlarına çözüm bulamadığının farkına vardıkça bir demagoglar çağının da önü açıldı.”

Benzer dinamikler Hindistan, Tayvan ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde de yaşandı. Buralarda kırsal nüfus şehirlere aktıkça, onların taleplerine cevap veremeyen, pastayı paylaşmak istemeyen yerleşik seçkinler sandık yoluyla bir kenara atıldı. Hırslı, daha yerel, zengin olmayı hedeflemiş yeni seçkinler ön plana çıktı. İdeolojileri de çıktıkları toplumların yerel renklerini ve özelliklerini taşıyor.

Bu durumda dünya bir medeniyetler çatışmasına değil çoğulculuk ve kavruk bir yerellik arasındaki kıyasıya ve görünüşe göre hayli ağır bedeller ödetecek bir çatışma dönemine giriyor.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!