Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Eski güzel günlere döndük. Eskiden de Türkiye hakkında demokrasisindeki aksaklıklar, insan hakları sicilindeki sorunlar, yargısının işleyişindeki hukukun üstünlüğüne aykırı düşen unsurlar hakkında raporlar yazılırdı. Dili biraz farklıydı itirazların ama sonuçta “Hadi bakalım işimize” türünden bir tepki verilirdi. Bu raporları yazanların niyetleri sorgulanır, önyargılı olduklarının üzerine basılır, arada da Türkiye’nin egemenlik haklarının, uygulamakla yükümlü olduğu uluslararası anlaşmalar ve bunların ilkelerinden önde geldiği söylenirdi.

        Eskiyle en önemli fark, bugünlerde yazılan raporlarda işkence kaleminin pek yer bulmaması. Onun ötesinde ülkedeki genel gidişat üzerine yapılan değerlendirmeler insanda güçlü bir nostalji havası ve “Biz bunu daha önce de okumuştuk” duygusu yaratıyor.

        Sonuçta Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmış birbirinden dehşet verici olayların içyüzünün çoğu zaman açığa çıkmadığı bir ülke olarak memnun, mesut yaşadı. Kamuoyu baskısı bu konularda cılız kaldı. Toplum genelinin ise eğer ucu bir şekilde kendisine dokunmuyorsa bu konulardaki hassasiyeti hayli düşüktü.

        Bunun da ötesinde devletin kendisini ve kendisine hizmet verenleri her koşulda koruma güdüsü, ülke tarihinin üzerine yapışmış kara lekelerin çözülmesine imkân verecek denetlemelerin, soruşturmaların yapılmasını da engelliyordu. Bu nedenle rüşvet davalarından 1 Mayıs 1977’ye, Hrant Dink cinayetinden, Uludere/Roboski faciasına kadar hiçbir olayın da tüm hikâyesi öğrenilemedi, sorumluları hesap vermedi.

        Geçmişin benzer olaylarını çok hatırlatan bir olayın arka planıyla ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’ın geçtiği haberler bu açıdan ibret verici. Göktaş, 10 Ekim günü Ankara Garı yakınında gerçekleşen ve iktidar çevrelerinin toplumsal zekâyı hafife alıp “Kokteyl terör” diye nitelendirdikleri intihar saldırısıyla ilgili müfettiş raporundan bilgileri aktarıyor.

        Buna göre IŞİD’in (yani fütursuzca Kilis’i top ve füze ateşine tutan vahşet uzmanı örgütün) terör eylemi gerçekleştireceği bekleniyor, biliniyor ama bir silsile içinde gerekenler yapılmadığı gibi valilik sorumlular hakkında soruşturma izni vermiyor. Gerçekten çok tanıdık bir durum ve tanıdık olduğu ölçüde de hazin. Hazin, zira bunca zamanın, mücadelenin, umudun, sözün ardından gene başladığımız yerde olduğumuzu gösteriyor. Hazin, zira Türkiye “IŞİD ile mücadele ediyorum” dediğinde dünya kamuoyunda inandırıcılığının neden sıfıra yakın olduğunu açıklıyor.

        Bu duyguyu perçinleyen diğer unsurlar arasında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık Türkiye’de İnsan Hakları Raporu ve bir sonraki yazıda değineceğim Avrupa Parlamentosu’nun, hükümet tarafından “Ermeni soykırımı”na atıfta bulunduğu için yok sayılacak ve iade edilecek raporu var. ABD raporu, bu yılın insan hakları karnesindeki kırıkların üç konuda yoğunlaştığını savunuyor: a) İktidarın ifade özgürlüğüne müdahaleleri, b) sorumluların asla hesap vermemesi ve adaletin çok zayıf/eksik tecelli etmesi, c) sivillerin olması gerektiği şekilde korunmaması.

        Özellikle ABD tarafından bu üçüncüye vurgu yapılması hayli önem taşıyor. Zira PKK ile mücadeleye desteğini her fırsatta açıklayan bir bakanlığa göre, bu mücadele sırasında “devlet korumasız toplulukları yeterince korumadı ve bunun sonucunda hem PKK’lılar hem de devletin güvenlik güçleri elde edilen bilgilere göre, sivilleri öldürdüler veya yaraladılar... Kısıtlayıcı sokağa çıkma yasakları kentlileri evlerinde kalmaya zorladı ve bu da insanlık dışı koşulların oluşmasına yol açarken binlerce kişiyi de gıda, barınak ve tıbbi yardım hakkından, 1 haftayı aşan sürelerde, mahrum bıraktı.“

        Geçmişte de Türkiye bu türden raporları stratejik ilişkilerinin ve jeopolitik konumunun sağladığı rantla aşardı. Sonra bir gün geldi bunu yapamaz oldu. Bakalım bu kez de devran benzer şekilde dönecek mi?

        Diğer Yazılar