Gezi, Amerika vs. vs.
Gezi iyi ve güzel bir hareketti. Türkiye’de alışık olunmadık bir dayanışma, kaynaşma, hiyerarşisiz işbirliği potansiyelini harekete geçirmişti. Birbirine çok uzak oldukları sanılan grupları o anın sihri içinde bir araya getirmeyi, bir arada tutmayı ve yepyeni bir siyasal alan açmayı başarmıştı.
Giderek çoğunlukçu bir demokrasi anlayışını derinleştiren, iktidarın perçinlenmesi için toplumsal hayatta ideolojik öncelikleri dayatmaya başlayanlara karşıydı... Şehirlerin rant bölüşümü dışında birtakım kaygılarla idare edilmesi gerektiğine inananların, şehrin alışılmış kalıpları ve kurallarına karşı ideolojik rövanşın kent yaşamı üzerinden alınmasına karşı çıkanların hareketiydi. Kitleselleşmesi ise adalet ve hakkaniyet duygularının, uygulanan şiddet nedeniyle hareketlenmesiyle oldu.
Toplumsal açıdan önemli bir farkındalık anı, bu ülkenin toplum olabilmeyi becerebilmiş ya da kentli bilincine sahip katmanlarının “Burada biz de varız” diyebildikleri bir fırsattı. Siyaset alanında bir karşılığı yoktu. Ama normal koşullarda bu sese kulak verilebilir, birlikte yaşamanın formülleri üzerinde kafa yorulabilir, ideolojik rövanşizmden vazgeçilebilirdi. Olaylar böyle gelişmedi. Öncelikle müthiş bir şiddet dalgası Gezi’nin üzerine salındı. Bu şiddet ve onun sonucunda canların kaybedilmesi meşrulaştırıldı.
Ama asıl önemlisi iktidar kendince “devrim” olarak gördüğü dönüşümün rayından çıkması ya da farklı bir hatta oturması ihtimali karşısında kendi kitlesini müthiş bir enerjiyle harekete geçirdi. O kitleyi son on yılda kazandıklarını kaybedebileceği korkusuyla etkiledi. Gezi’yi şeytanlaştırdı. Katılanları değersizleştirdi. Olaylar yatıştıktan sonra da benzer bir şiddet dalgasının her an harekete geçebileceğini anlayabilen herkese gösterdi. Caydırıcılık siyaseti başarılı oldu. Başkaldıran kitle sindirildi.
Kaldı ki, dünyadaki diğer benzerleri gibi ne istemediğini bilse bile ne istediği hakkında mutabakatı olmayan çok karışık, çok katmanlı bir kitleydi katılanları. Bir daha benzer bir dinamik olabilir mi, yoksa siyaset alanını günden güne daraltan baskı ve kolayca başvurulan şiddet, içine dönmeyi, ses çıkarmamayı, gerekirse çekip gitmeyi eldeki en uygun seçenekler haline mi getirmiştir; yaşanarak görülecektir.
Başka ülkelerde, örneğin İspanya ve Yunanistan’da benzer hareketler siyasi partilere dönüştü. ABD gibi yerlerde dolaylı olarak siyaset alanında beklenmedik dinamikleri harekete geçirdi. New York’un sosyalist bir belediye başkanı seçmesi, Bernie Sanders gibi bir sosyalistin Demokrat Parti’yi sarsan, tabandan yükselen bir hareketi tetiklemesi Occupy Wall Street olgusundan bağımsız değildi.
“Gezi”ciler üç yıl önceyi anıp üzülürken, dün İstanbul’da “Gezi”yi dize getirenlerce “Fetih” kutlandı. Bir türlü kendilerine ait hissedemedikleri ya da korumaktan çok rantına meftun oldukları payitahtın alınması coşkuyla yadedildi. Giderek sarpa saran bir dış politika alanı bir kenara bırakılarak, Fatih’in çağ değiştiren başarısının anısıyla büyüklük duygusu derinleştirildi. Bir bakıma iç politikadaki büyük başarı ve onun simgelediği “fetih” kutlandı aslında.
Ne var ki, bir zamanlar içeride güç üreten en önemli bileşkenlerden olan dış politikadaki çözülme bu kutlamalarla yok edilemez. ABD’nin yaptıkları karşısında, Suriye’de bugüne dek, özellikle de PYD konusunda izlenmiş siyasette içeriye sezdirmeden geri adımlar atılacak. Washington’dan T-24’e yazan Gönül Tol’un vurguladığı üzere şöyle: “Kısacası Türkiye yıllardır ayak dirediği formüle Membiç’te evet diyecek gibi görünüyor. PYD Membiç operasyonunda yer alacak. Amerikalılar Türkiye’nin kaygılarını dindirmek için Türk askeri yetkililerin operasyonu İncirlik’ten dakika dakika izlemelerini öneriyor.”
Fetih gününde akla gelmese bile, yanlış değerlendirmelere dayalı Suriye politikasının vardığı durak bu.