Vezneciler saldırısı ve ötesi
Vezneciler’deki hunharlığı yapanlar, ki PKK ya da bağlantılı TAK olduğunu varsayabiliriz, eylem gününü herhalde tesadüfen seçmediler. (Bazı eski istihbaratçılar IŞİD ihtimalinin de yabana atılmaması gerektiğini söylemişler. İhtimal dışı sayılmaz ama saldırının baş hedefinin polis otobüsleri olması ibreyi PKK/TAK tarafına çeviriyor.) Malum, geçen sene 7 Haziran’da Türkiye siyasetini canlandıracak, demokrasinin farklı bir yöne ilerlemesine fırsat tanıyacak bir imkân, seçmen iradesi sonucu yakalanmıştı. O öykü olması gerekenden ya da beklenenden değişik ve hazin şekilde sonuçlandı.
7 Haziran sonrasında yaşananlar Cumhuriyet’in kuruluşundan beri halledilememiş Kürt meselesinin siyaset alanı içinde çözüme ulaştırılması için belirmiş, belki de son fırsatı yeni ve amansız bir şiddet dalgasına gömdü. PKK da bunu özel olarak arzu etti. Bu nedenle seçim sonuçlarını tatminkâr bulmayan siyasi aktörler gibi o seçimin temel mesajını yadsıdı. Kazanamayacağı ve sonunda Güneydoğu illerindeki Kürtlere ağır bir bedel ödeten kalkışmasını başlattı. Her taraftan baskı altında tutulan siyaset imkânlarının daha da kısıtlanmasını kolaylaştırdı.
Geçen yıl seçimlerle ortaya çıkan bu umut anının yıldönümünde böylesi bir terör eyleminin gerçekleşmesi ülkedeki, yoğunluğu giderek artan şiddet ortamını da fena halde besleyecektir. Eylemin bir Ramazan günü İstanbul’da gerçekleştirilmesi 7 Haziran sonrasında siyasetin devre dışı bırakılması, kucaklayıcı siyaset projelerinin çuvallaması için gayret edenlerin yollarında devam edeceklerini gösterdi.
Bu eylemlerin devam etmesi halinde ülkenin güneydoğusundaki ortam batısını da etkisine alabilir. Türk-Kürt ayrımcılığı yalnızca sosyal medyada değil fiiliyatta da yoğunlaşır, şiddetlenebilir. Bunun ne menem bir kâbus senaryosu olduğunu aslında anlatmaya gerek yok ama bugünkü toplumsal ruh halinde sürekli tekrar edilmesinde sayısız yarar var.
Dün, dokunulmazlıklar dosyasının Cumhurbaşkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe girmesinin veya referanduma götürülmesinin belli olacağı gündü aynı zamanda. Vezneciler eylemi o konuyla bağlantılı olarak da savaşın sürdürüleceğini, kısasa kısas tehdidiyle yaygınlaştırılacağını ilan ediyordu herhalde. Tabii dokunulmazlıklar hakkında zaten bilenmiş kamuoyunun da bu eylemlerin ardından yargının acil ve acele hareket etmesini isteyeceği de kesin sayılabilir.
Hükümet PKK’nın şehirlerde ve ilçelerde bitirildiğini ilan etti. Bundan sonra kırsal alanda da PKK’ya yönelik operasyon başladı. İktidar çevrelerine yakın gazeteci Abdülkadir Selvi, yazılarında bunun haberini ve uygulamanın nasıl gerçekleşeceğini yazmıştı. Üstelik PKK’nın kendisi de “hendek savaşları”nı kaybettiğini zımnen kabul ederek bundan böyle kırsal alan hâkimiyetine yoğunlaşacağını söylüyordu. Bu eylemle o karardan vazgeçildiği anlaşılıyor.
Tüm bunlar, Suriye’de ve Irak’ta alandaki durumun büyük bir hızla değiştiği sırada, Membiç ya da Rakka’da PYD/ YPG güçlerinin Arap savaşçılarla birlikte IŞİD’e yönelik saldırıların yoğunlaştığı sırada gerçekleşiyor. Türkiye ise bu durumu eli kolu bağlı seyretmekten ya da sürekli kırmızı çizgi ilan etmekten başka bir şey yapamıyor. Esad rejimi, Rusya’nın da yardımıyla şehirlere yönelik vahşi saldırıları sürdürürken, Halep’te gerçekten insani dramlar yaşanırken de çaresiz izlemekten öteye geçemiyor.
Türkiye konumundaki bir ülkenin böylesine bir çaresizlik ve yalnızlık içinde olması normal karşılanacak bir durum değildir. O çaresizlik ve yalnızlığın bir boyutu da içerideki dengelerin altüst olması ve şiddetin giderek egemen olduğu bir ortamın yerleşmesidir. Bunlar değişmeden dış politikada yeni ayarlara geçmek de mümkün olmayacaktır.