Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİRKAÇ gündür kaçınılmaz olarak kamuoyunun dikkati "İrtica Eylem Planı" ile ilgili gelişmelere çevrildi. Burada olayın kendisinin yeterince vahim olduğunu tekrarlamaya gerek yok. Belge gerçekse bir tür skandal, gerçek değil ve TSK'yı yıpratmak amacıyla devreye sokulduysa ayrı tür bir skandal söz konusu.

        Belgenin gerçek olması halinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un sözlerini ve Pazartesi günkü on maddelik Genelkurmay açıklamasını esas alacaksak emir-komuta zinciri dışında hazırlandığına hükmetmek gerekir. Böyle bir durum TSK içindeki bir grubun profesyonel etik, demokratik rejime saygı ve sivil yönetimin üstünlüğünü kabul etme konularındaki tarihsel zaafların sürdürdüğünü gösterir.

        Kurum içinde, üst komuta kademesinin bu konularda topluma verdiği tüm taahhütlere rağmen darbe peşinde cuntaların varlığına işaret eder.

        Söz konusu belgenin Orgeneral Başbuğ'un bir gövde gösterisi şeklinde düzenlediği ve Silahlı Kuvvetlerin demokratik rejime bağlılığını yinelediği basın toplantısıyla aynı ayda hazırlanmış olması da ayrıca kayda değer. Belgenin gerçek olması ihtimali Türkiye siyasal tarihine ve TSK'nın bu konulardaki siciline bakıldığında yüksek bir ihtimaldir. Ancak soruşturma sonuçlanıncaya kadar bu konuda ihtiyatlı konuşmak da gerekir.

        İhtiyatlı konuşmak gereği, yayın yasağını ise meşru kılmaz. Nitekim patlayan bu skandalın belki de en çarpıcı taraflarından birisi Genelkurmay'ın eski reflekslerinden kurtulmada ne denli zorlandığını göstermesidir.

        Genelkurmay kendi içindeki bir mesele diye gördüğü bu sorunu dışarıdan fazla eşelenmeden bünyesinde halletmeyi tercih ediyor. Ancak mesele yalnızca TSK'nın meselesi değil. Bu tür bir belgenin hazırlanabilmesi, 2009 yılında hala istikrarsızlık yaratarak darbe koşulları yaratabileceklerini düşünenlerin varlığı bir rejim sorunudur. Tam da bu nedenle, bu konuda konuşan hemen herkesin talep ettiği gibi şeffaflığı engelleyecek tavır ve kararlardan kaçınılmalıdır.

        Daha da ötesine gidersek TSK'nın, Türkiye'deki pek çok başka kurum, kuruluş ve kişi gibi kamuoyuna yönelik bir özeleştiri yapması gereği bu olayla da vurgulanmıştır. Geçmişte yapılmış haksızlıkların, adaletsizliklerin, keyfi davranışların hesabı hiç verilmediği için bugünkü yıpratıcı iklim ortaya çıkıyor.

        TSK'yı yakın zamana kadar koruyan zırh, son yıllarda sivilleşme yönünde katedilen emsafe nedeniyle eskisi kadar koruyucu olmadığından her hadise kurumu da yıpratan bir anafor yaratıyor.

        Belgenin sahte olması ihtimali de tabii ki var. Bu durumda bilinmeyen bir güç ya TSK'yı yıpratma ya da TSK ile hükümet arasına nifak sokmak amacıyla bu işi örgütlemiş demektir. Bu da en az darbecilik kadar demokrasimiz açısından rahatsızlık, hatta dehşet verici bir durumdur.

        Hangi ihtimal ağır basarsa bassın bu yaşananların arka planında Türkiye'deki büyük iktidar kaymasının derinliği ve bu kapsamdaki mücadelenin sertliği var. AKP iktidarıyla birlikte bir yandan yeni ekonomi, toplumsal seçkinler orta yere çıkarak yönetime geçtiler. Diğer yandan Türkiye'de kurumlar arası güç dengeleri AB sürecinin de katkısıyla köklü şekilde değişti. Mücadele laiklik ekseni üzerinden ideolojik tanımlamasına kavuştu.

        Bu yeni koşullarda Türkiye demokrasisi yeni mutabakatlar üreterek bir denge arayışına girmiyor. Tarafların sıfır toplamlı bir oyun diye gördükleri bu mücadelede ya hep ya hiç diyen bir tutumları var. Siyaset dışı yöntemler dışlanmıyor.

        Diğer Yazılar