Yalnız dans edenler ülkesi
Şili Notları 2
UÇAK, güneş batmak üzereyken karlarla kaplı nefes kesici görüntüsüyle And Dağları'nın üzerinden geçip daracık bir kıyı şeridine sıkışmış ama haritada upuzun görünen Şili'nin başkenti Santiago'ya doğru alçaldı. 1973'teki kanlı darbe nedeniyle 11 Eylül tarihini dünyanın vicdanına ilk kazıyan, Latin Amerika'nın o tarihe kadar en güçlü demokrasilerinden birisi olan ülkedeyim. Latin Amerika'nın ve dünyanın en büyük şairlerinden Pablo Neruda'nın ülkesinde. Gözlerimin önüne insafsızca bombalanan başkanlık sarayında başında miğferi, bir elinde makineli tüfek, diğer elinde bir el bombası ve yanında sadık koruyucularıyla darbeye kahramanca karşı çıkan Doktor Salvador Ailende Gossens'in fotoğrafı geliyor. Daha sonra başkanlık sarayına giren barbarlar, vücudunu delik deşik ettikleri Allende'nin yüzünü de dipçik darbeleriyle tanınmaz hale getireceklerdi. Bir de Costa Gavras'ın Kayıp (Missing) filminden bir sahneyi hatırlıyorum: Gece vakti sokaklarda in cin top oynarken, Santiago'nun göbeğinde dört nala koşan beyaz at. Bu görüntülere eşlik eden bir de şarkı var tabii: Sting'in, ölmüş kocalarının anısına tek başlarına Şili'nin ulusal dansı cueca yapan kadınlar için yazdığı 'Yalnız dansediyorlar' (They dance alone). Türkiye'ye yakın bir yüzölçümüne sahip Şili'nin başkentinde toplam nüfusun yaklaşık yüzde 40'ı yaşıyor. Şehir merkezi 20-30 yıl öncesinin İstanbul'unu andırıyor. Albenisi pek yok, pırıltısız, mütevazı. Şehrin modern kesimlerinde bakımlı caddeler ve sokaklar, yeşil alanlar, estetiği güçlü az sayıda gökdelen var. Şili mutfağı kendisinden daha kamil Peru mutfağına iyi lokantalarda teslim olmuş. Ama yerel şaraplar mükemmel. Başkanlık sarayının bulunduğu Anayasa Meydanı bugün tabii farklı bir görüntü veriyor. Sarayın hemen karşısında, meydanın sol köşesinde Allende'nin bir heykeli var, altında daha adil bir dünyaya duyduğu özlemi anlatan bir cümlesi yazılı. Allende'nin naaşı sivil yönetime geçilen 1990 yılında Pasifik Okyanusu kıyılarındaki mezarından alınarak Santiago'daki, ülkenin en önemli kişilerinin gömüldüğü ve bu şekilde de bir toplu hafıza deposu işlevi gören, Merkez Mezarlığı'na gömülmüş. Etkilenmemek zor. Latin Amerika edebiyatına meraklı olanlar bilir. Bu edebiyatın en başat temaları yalnızlık, labirentler ve hafızadır. Hafızasızlık alt kıta açısından kabullenilebilecek bir durum değildir. Bu nedenle diğer Latin Amerika ülkeleri gibi Şili de geçmişi hatırlamayı seçmiş bir ülke. 1989'da devlet başkanlığını bıraktıktan sonra 9 yıl daha Genelkurmay Başkanı olarak kalan General Augusto Pinochet'in adı ve meymenetsiz çehresiyle özdeşleşmiş kanlı askeri diktatörlük dönemi toplumu kaçınılmaz olarak ikiye bölmüş. 17 yıllık, pek çok kesim açısından acılarla dolu bu dönemin yaralarını intikam almadan ama geçmişi anarak, geçmişin muhasebesini çıkararak aşmaya çalışmış. Travmadan çıkışın gerçekleştirilebilmesi Kilise'nin de dahil olduğu geniş bir toplumsal ve kurumsal blokun "insan haklarını" temel bir değer diye benimsemesiyle mümkün olmuş. Bu nedenle, Concertation adı verilen geniş merkez partiler koalisyonunun desteğiyle sivil yönetimin ilk Cumhurbaşkanı seçilen Patricio Aylwin'in ilk işi toplumun güvenine sahip kişilerden oluşan bir "Gerçek ve Barışma komisyonu" kurmak olmuş. Askeri rejim döneminin sicili en açık şekilde orta6ya konmuş ancak daha önceki demokrasi döneminin kurumsal ve tarihsel analizinden, burada yapılan hataları göstermekten kaçınmadan. Concertation askeri rejimden sivil yönetime geçişin de mimarlarından. Bu geçişin hangi ilkeler üzerinden hangi pazarlıklarla yapıldığı Türkiye'de yaşananlar açısından da anlam taşıyor.