Dünya değişirken Türkiye
MİNOS Zombanakis Harvard’da ekonomi öğrettikten sonra ülkesine dönerek bankacılığa başlamış. 1979 yılında İran devrimi üzerine patlayan petrol krizi sırasında Arap ülkelerinden şahsiyetlerle tüketici ülkelerden gelenleri bir araya getirmiş. Krizin karşıt taraflarını yaşanan kriz hakkında konuşmak üzere buluşturmuş. İlk toplantının başarısı üzerine de 32 yıldır aralıksız toplanan “Atina Seminerleri”ni düzenlemeye başlamış.
Bu yılki toplantı önümüzdeki on yılların ekonomik ve siyasal gelişmelerini tartışmak üzere düzenlenmişti. Dünya Bankası’nın eski Başkanı JamesWolfensohn’- dan Suudi Arabistan Merkez Bankası Başkanı Muhammed el-Jasser’e, eski Fransız Dışişleri Bakanı Jean-François Poncet’den AB Başkanı’nın özel danışmanı Lukas Tsukalis’e kadar Yunanistan’dan, Batı ve Arap ülkelerinden değerli katılımcılar vardı. Belli ki katılanların pek çoğu müdavim, birbirlerini iyi tanıyorlar.
Katılımcılardan birisinin değindiği gibi en büyük eksiklik dünyanın ekonomik ve stratejik geleceğinin tartışıldığı bu toplantıda Çin veya Hindistan’dan temsilci bulunmamasıydı. Onların bakış açısı ve katkısı olmadan bu sorunların tüm boyutlarıyla tatışılması da çözümlerin formüle edilmesi de mümkün değil.
Toplantıya hâkim olan hava Batı dünyasının yaşadığı bu krizin ciddi bir hegemonya kaymasına yol açtığıydı. Kaçınılmaz şekilde ekonomik güç Asya’ya ve büyümeyi becerebilen Brezilya gibi ülkelere kayıyordu. 1970’de Batı’nın dünya üretiminde payı yüzde 80 iken bugünlerde bu pay yüzde 50’lere düşmüş durumda. 2007’de üretimdeki payı yüzde 60 olan G-7 ülkelerinin 2025’te yüzde 40, 2050’de yüzde 25’e düşmeleri bekleniyor.
Bir hesaplamaya göre Çin ve Hindistan 1500 yılında dünya üretiminde sahip oldukları paya 2022 senesinde erişecek. Yani 450 yılda kaybedilen irtifayı yaklaşık 45 yılda kazanacaklar. Bu ülkelerin çarpıcı yükselişlerini destekleyen başka unsurlar da var.
Bugün 350 bin Çinli ögrenci yurtdışında ögretim görüyor. Hindistan’ın rakamı 300 bin. Bu ögrencilerin üçte ikisi mühendislik okuyor. Yani geleceği inşa edecek teknik donanıma sahip oluyorlar. Buna karşılık ABD’de öğrencilerin yalnızca yüzde 5’i mühendislik okuyor. İlginç bir bulgu Hindistan’ın önümüzdeki on beş yıl içinde Çin’i büyüme hızında geçecek olmasıydı.
Tartışmalardan çıkan en önemli ve aslında aşikâr sonuç bu borç yüküyle Batı’nın kendisini toparlamasının ne ölçüde güç olduğuydu. Bunu yapabilmenin tek yolu büyümeyi sağlayabilmek. Tabii kolay bir iş de değil. Nitekim borçtan korkanlar bir an önce kemerler sıkılsın derken durgunluğun henüz bitmediğini söyleyenler harcamaların sürmesi gerektiğini savunuyor. Üstelik mesele yalnızca ekonomik krizle sınırlı değil belli bir aradan sonra toplumsal ve siyasal bedeller de gündeme gelecek.
ABD hiç değilse demografik olarak büyüyor. Ancak siyasi sisteminin içe dönüklüğü ve çıkar gruplarına/paraya teslim olması nedeniyle radikal kararlar almakta çok zorlanıyor. AB ülkelerinde nüfuslar yaşlanıyor. Siyasi birlik yok. Almanya en güçlü ülke olarak liderlik gösterme niyetinde değil. Ancak bir yandanda koşullar ve krizin derinliği AB’yi bir bütün olarak çok kapsamlı bir yeniden yapılanmaya zorluyor.
Uzun vadeye bakıldığında AB’deki sosyal güvenlik sisteminin radikal bir düzenlemeden geçmesi kaçınılmaz gözüküyor. Haklardan vazgeçilmese bile emeklilik yaşı yükselecek. ABD açısından giderek bugünkü savunma harcaması düzeylerini sürdürmek zorlaşacak. En azından bu nedenle ABD’nin Irak ve Afganistan’da bu sayıda asker bulundurmayı sürdürmesi söz konusu değil.
Tüm bunlarda Türkiye açısından gündeme gelen en az iki konu var. Birincisi büyüme modelini yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. İkincisi AB üyeliği konusunu bugünkünden farklı parametrelerle tartışmak lazım.