Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bildiğiniz gibi polis perşembe günü İthaki yayınlarını, halen gizli tutulan bazı gerekçe ve delillerle tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın evini ve Radikal Gazetesi’ni ziyaret etti/bastı. Polis Radikal Gazetesi’nde Ahmet Şık ile birlikte Ergenekon davasıyla ilgili iki ciltlik, bin sayfanın üzerinde bir kitap yazmış olan, 1980’lerde ağır işkencelerden geçirilmiş Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarını sorguya çekti. Sorgu sırasında bilgisayar çırılçıplak soyuldu ve içindeki her şey görüldü.

        Bilgisayar hafızasındaki bilgilerin bir kısmının sorgulanması ardından da Ahmet Şık’ın henüz yayınlanmamış kitabının Mavioğlu’nda bulunan elektronik kopyasından bir çıktı alındı. Gözaltına alınan ve muhtemelen tutuklanacak çıktıların elektronik versiyonu tanıklar huzurunda idam edildi. Elektronik versiyonun klonlanmış kopyalarını barındıranların, ihbar etmeyenlerin teröre yataklık etmiş sayılacakları bunun gerekçesini anlatmak zahmetine katlanmayan mahkeme tarafından ilan edildi.

        Kâbus kabilinden bilim-kurgu eserlerinde rastlanabilecek bu gelişmelerin ardından cuma günü gazetenin genel yayın yönetmeni Eyüp Can “Dün ne oldu?” başlıklı bir yazı yazmış: “Arama yok... İnceleme yok... Basılma yok... Peki ne var? 2011 yılında savcı kararıyla bir yayınevinde, bir ofiste, bir evde ve bir gazetede ‘basılmamış bir kitap avı’ var... Dijital çağda basılmamış bir kitaba mahkeme kararıyla yasak var... Başka söze gerek yok!”

        Aslında başka söze gerek var. Daha doğrusu mutlaka başka sözler söylemek gerekiyor.

        Ahmet Şık’ın kitabı, İmam’ın Ordusu, Gülen cemaatinin polis ve yargıdaki örgütlenmesiyle ilgiliymiş. Bu durumda perşembeden itibaren dünyanın herhangi bir köşesinde Türkiye ile ilgilenenlerin bu baskınları, yargı kararlarını, polisin müdahalelerini bu veriden bağımsız okumaları mümkün değildir. Baskınlar Ergenekon soruşturmasının kredibilitesini belki de onarılmaz şekilde tahrip etmiştir. Paris ve Brüksel’de sorulan sorulara bakarsanız Gülen cemaati bundan sonra dünyanın dört bucağında kendi imajını savunma konusunda zor durumda kalacaktır.

        Demokrasinin teminatı olarak Meclis ve hukuk yerine polisi gören hükümetin ve iktidar partisinin son yaşananlar karşısındaki tepkisi içler acısıdır. “Şık olmadı” türünden tepkilerle geçiştirilemeyecek, temel özgürlüklerle ilgili bir konudaki vurdumduymazlık dehşet vericidir. Bu dehşeti vatandaşın ezici bir bölümünün hissetmemesi, yaşananların Türk demokrasisi için bir kara leke olduğu gerçeğini değiştirmez.

        Polis, hukuk ve yargı sistemi belli ki bir kez daha siyasal mücadelenin aracı olarak kullanılmaktadır. Ülkenin üzerine bir şal örtülmektedir. “Demokrasinin üzerine şal örtmek” deyimini 12 Mart yarı darbesinin Başbakanı Nihat Erim 1946 yılında kullanmıştı. Aradan geçen 65 yılda zihniyet olarak pek mesafe kaydedilmediğini görmek aslında hazindir. Bu karabasan atmosferinde yüreklere ferahlık verecek bir veri Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar’ın son kamuoyu yoklamasından çıktı. Kamuoyunun Ergenekon davasının hakkaniyetle götürüldüğüne dair büyük kuşkular taşıdığını saptayan Metropoll’e göre “Avrupalı mıyız, Asyalı mıyız yoksa Ortadoğu ülkesi miyiz gibi sorular ve tartışmalar karşısında halk, Türkiye’nin gelecekteki yerini %59 oranıyla Avrupa Birliği’nde, %14 oranıyla Ortadoğu’da ve %8.5 oranıyla da Asya’da görmektedir. Bu veri, halkın çok büyük oranda Türkiye’yi Avrupa eksenine yerleştirdiği anlamına gelmektedir. Halk, ‘eksen kayması’nı onaylamamaktadır”.

        Avrupa’nın içinde bulunduğu zillete rağmen Avrupa ekseni bildiğiniz gibi, hak, hukuk, özgürlük ve düşündüğünü özgürce söylemek ve yazmak anlamına gelmektedir.

        Diğer Yazılar